20 Haziran 2013 Perşembe

GÜNDEMİMİZ FARKLI ABİ

Ogün ŞANLI


Her sabah TRT TÜRK televizyonunca verilen ve radyoda da naklen yayınlanan dünya basınındaki o günkü haber başlıklarının verildiği ‘haberdar’ programını arabada dinliyorum. Gerçekten de çok güzel bir program. Sunucuları da muhteşem. Yabancı gazetelerin isimlerini söylerken bile büyük bir özen gösterdikleri ve diksiyonlarının da çok mükemmel olduğu ortada. Umarım bu program hep devam eder. Biliyorsunuz bizde bu tür programlar bir sabah ‘halkımız beğenmedi’ gerekçesiyle sorgusuz sualsiz yayından kaldırılabilir. Yeter ki zülfü yâre dokunulsun.
Çoğunlukla başta Çin, Japonya, ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, İspanya gibi G-20 veya AB üyesi ülkeler olmak üzere zaman zaman da D-8 ülkelerinde yayınlanan yüksek tirajlı gazetelerdeki başlıkları dinlerken iki konu dikkatimi çekiyor. Birincisi bu ülkelerde yayınlanan bazı gazetelerin tirajlarının 8-10 milyon olması, ki tek başına bir gazetenin tirajı bile ülkemizde yayınlanan gazetelerin toplam tirajlarının birkaç katı, bu konunun mutlaka gazete sahipleri tarafından derinlemesine değerlendirilmesinde fayda var. Bir ikincisi ise aynen ülkeyi yönetenler ile halkımız arasındaki gündem farklılığı gibi ülke gündemimiz ile dünyanın gündemi arasında çok büyük bir uçurumun olması. Aynı radyonun saat başı ‘ülkemizde öne çıkan haberler’ diye yayınladığı haberleri dinlemek gerçekten de bu ülkenin bizim gibi mütedeyyin vatandaşları için bir işkence, bir vicdan azabı, bir ızdırap… Hatta programın kalitesi ve selameti bakımından bu bölüm hiç yayınlanmasa daha iyi olur.
Ekonomik büyüklük olarak dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip olduğumuz için bizim de (gelişmiş ülkeler) G-20 zirvesine davet edildiğimizi bir sabah hepimiz medyadan öğrendik. Tarihi ne olursa olsun bir gün mutlaka AB’ye üye olabilmek için yıllarımız geçti ve D-8’in de kurucu üyesi olarak ülke gündemimiz neden bu ülkelerle değil de daha çok az gelişmiş S-20 (sondan yirmi) ülkelerin gündemleriyle örtüşüyor. Bunun enine boyuna değerlendirilmesinde fayda var.
Ancak itiraf etmek zorundayım ki bir konuda biz de dünya gündemiyle atbaşı yarışıyoruz. O da “kadına şiddet ve taciz” konusu. Bizde bir kadının Taksim meydanında yere yatırılarak vücudu bıçak darbeleriyle kalbura çevrildiği saatlerde dünyanın bir çok ülkesinde de birçok kadının aynı muameleye tabi tutulduğundan emin olabilirsiniz. Tabi ufak tefek yöntem farklılığı olabilir. Biz de genelde kadınlar kıbleye doğru yatırılarak islami usullerle bu tür muamelelere tabi tutulmasına karşın diğer birçok gelişmiş ülkede buna çok fazla riayet edilmediği de bir vaka. Yine bizde konu, komşu, dost, düşman kadın nasıl dövülürmüş görsün diye daha çok ağız burun yüz ve göz darbelerine ve morartmalarına önem verilmesine karşın onların bu konuya biraz daha itinalı yaklaştıkları da bir gerçek. Yine bizde kadın-erkek ilişkileri ve evlilik konularında yorum yapanların hemen hemen tamamına yakını ya hayatında hiç evlenmemiş müzmin bekar, ya üçüncü evliliğinin ilk günlerinde mesut ve mutlu ya da birkaç bayan arkadaşıyla gizli saklı hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Oysa ki onlarda bu konulara daha bir bilimsel yaklaşıldığı ve sosyal hizmetlerin biraz daha yaygınlaştırılması için çaba gösterildiği gerçeğini de gözden uzak tutmamak lazım. Taciz konusuna fazla girmesek daha iyi olur. Bu konunun altından daha çok falcılar, cinciler, üfürükçüler ve elinde çok önemli erk veya devletin imkanlarını kullandıran birçok anlı şanlı adam çıktığı için alim Allah bizi de cin çarpar. Konya’da şiddet gören kadınlara silah talimi verilmeye başlanması ise bu işe bulduğumuz Türk işi çözümün en mükemmel örneği ve çağın buluşu olarak tarihteki yerini alacaktır.
Farklı gündem konularına kısaca bir göz atacak olursak yukarıda söz ettiğim ülkelerin gündemi daha çok havacılık ve uzay sanayi, ticaretin ve özellikle de dış ticaretin serbestleşmesi, ağır sanayi, sosyal güvenlik, çevre, küresel ısınma, sera gazları, Kyoto Protokolü, yerel ve genel seçim yapılan ülkelerde bunlara ilişkin konular vs.
Buna karşın bizim gündemimizde ‘Eti Bakır Samsun İşletmesi’nde yaklaşık 300 ton ağırlığındaki amonyak tankının 3 ton ağırlığındaki kapağı monte edilirken işçilerin üzerine düştü. Meydana gelen kazada ilk belirlemelere göre 5 işçi hayatını kaybetti, 16 kişi yaralandı’ konuyu biraz araştırdığınızda işçi ölüm oranları bakımından dünyada 3. sırada yer aldığımız gerçeğiyle karşılaşınca hadi gel de çık bu işin içinden. Aynı tarihlerde dünyada benzer haber olarak sadece Bangladeş’te bir tekstil fabrikasında patlama olduğu ve 120 kişinin öldüğü haberi var.
Gündemimizdeki başka bir konu ‘Çamlıca tepesine yapılacak cami’… Tartışmalara bakınca sanırsınız ki daha dün Müslüman olmuş bir ülkede yaşıyoruz ve biz Türkler bu Müslümanlığı gönüllü kabul etmemişiz, birileri bizi döve döve, zorla Müslüman yapmış. Biz bunu tartışırken Çek Cumhuriyeti’nin başkenti 1.3 milyon nüfuslu Prag’da ve Macaristan’ın başkenti 2 milyon nüfuslu Budapeşte’de her yıl 15 milyonluk İstanbul’un ürettiğinden daha fazla ürettiği turist sayısının daha da artırılması için başta kamuya ait binaların otele dönüştürülmesi de dahil hangi önlemlerin alınması gerektiği tartışılıyor. Yine biz TEM ve E-5 otoyolunun İstanbul’un içerisinde kalan bölümlerine sağlı sollu AVM’ler, futbol stadyumları ve Avrupa’nın en büyük adliye binasını dikerek trafiğin hızlı akışı için planlanan bu yolları da ara sokaklara dönüştürüp trafiği kilitledikten sonra, bir de olimpiyatlara aday olarak ortaya çıkarsak buna sadece ‘yuh’ denmez de ne denir? Daha geçen günlerde İstanbul’daki 58. üniversitenin açılışı büyük bir törenle yapıldı. Sanırsınız ki İstanbul üniversite kenti… Eğer öyleyse burnumuzun dibindeki Çanakkale, Bursa, Edirne, Sakarya, Kocaeli, Bolu’nun vb ne şehri olması düşünülüyor? Dünyadaki metropollerle İstanbul’un hangi gündemi örtüşüyor gerçekten ben de merak ediyorum. Dünya şehri İstanbul’u beton yığınına çevirmek hangi aklın, hangi mantığın ürünüdür ve bir gün bu İstanbul’u bu beladan kim nasıl kurtaracak insan düşünmeden edemiyor.
Diğer gündem maddelerimize kısaca bakacak olursak… Allah hiçbir ülkenin başına böyle gündemler vermesin. Daha dün devlet olmuş yüzlerce devlet geriye dönüp arkasına bakmadan ülkesinin kalkınması, refahı ve demokrasisinin geliştirilmesi için kendisini parçalarken biz oturmuş kurucu irademizi ve kurucumuzu tartışıyoruz. Tıpkı yıllar önce atalarımızın meleklerin erkek mi yoksa dişi mi olduklarını aylarca tartıştığı gibi. Daha geçen hafta İspanya’da yapılan seçimlerde Katanya’nın ayrılmasını savunan bir partinin iki hafta içerisinde %10 oy kaybettiğini görünce bizim üniter yapımızı tartışmaya açanlar için, insan Allah bir ülkeye hem vatandaşın hem de teröristin hayırlısını versin demekten kendisini alamıyor. Bizim vatandaşımız gibi teröristimiz de hayırsız. Okul yakan, öğretmeni öldüren, iş makinalarını kundaklayan, hakkını hukukunu savunduğunu iddia ettiği kendi vatandaşlarının çocuklarını kıtır kıtır kesen bir teröristten ne olur?
Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümünün kutlanmasının yasak edilmesinin tartışılmaya açılması bir kırılma noktası olmuştu. Muhteşem Yüzyıl dizisiyle padişahımızın yatak odasının ve halvet iş ve işlemlerinin de tartışmaya açılması ikinci kırılma noktası olduğu gibi artık ülke gündemimizin iyice ayaklar altına alındığını ve yerlerde sürüm sürüm süründüğünü söyleyebiliriz. Bütün bu gürültü ve patırtı arasında yaratılan gündem kirliliğini de fırsat bilen Milli Eğitim Bakanlığının sessiz ve derinden yürüttüğü çalışmaların eğitim sistemimiz üzerindeki derin tahribatının etkilerinin kokusu daha sonra ortaya çıkacağı için bu konuya fazla bulaşmadan siyasi iktidar ve muhalefetin arasındaki son söz düellosunu izleyince acaba bu konuların tartışıldığı dünyada başka bir ülke var mı diye merak ediyorum. Ne de olsa ülke ülke olalı böyle bir gündem zulmü görmedi. Tüm bu olup bitenleri görünce insanın evde oturup hiç dışarı çıkmadan ‘ney’ çalası geliyor.

Türkiye’nin çok dinamik bir ülke olduğu ve gündemin çok hızlı değiştiği yönünde bir fikir birliği olduğu bir gerçek. Ancak, ya ülke gündemimiz bize, ya da dünyaya uymuyor, ya da biz ülke gündemini kendimize veya dünyaya uyduramıyoruz bu da bir gerçek. Unutmamak lazım ki bir ülkenin gündemi o ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi gelişimi ile demokrasisinin gelişmişlik düzeyiyle doğru orantılıdır.

KRİZİ İYİ YÖNETEMEYENLERİN VAY HALİNE

Ogün ŞANLI

Kriz ve kriz yönetimi kavramıyla ilk ciddi tanışmam 1999 yılında Milli Güvenlik Akademisi’nde olmuştu. O tarihe kadar ben de herkes gibi canımızı çok yakan ekonomik krizi tüm krizlerin babası olarak bilirdim. Geçmiş yıllarda bu akademide devlette üst düzey görev yapan kamu personeline bir akademik yıl süresince çok ciddi eğitim verilirdi. Öğretim görevlileri arasında kimler yoktu ki… Birçok eski bakan, milletvekili, eski bürokrat, üst düzey kamu görevlileri ve ünlü gazeteciler… Hepsi eğitimlere katılır, güncel konulara ilişkin konferanslar verirdi.
Ben şahsen bu eğitimi çok faydalı bulmuştum. Ancak birileri bu eğitimi çok sakıncalı bulmuş olacaklar ki artık bu tür eğitimler verilmiyormuş. Bizde genetiktir… Kendimizce sakıncalı gördüğümüz bu tür yerleri sorgusuz sualsiz hemen kapatır ancak yerine de bir şey koyamadığımız veya yeni bir alternatif yaratamadığımız için önemli bir boşluk doğar. Bunlarla da kimse ilgilenmediği için konu kapanıp gider. Bu boşluk herhangi bir nedenle bir gün fark edilse bile konu birkaç gün tekrar tartışılır sonunda bir daha da açılmamak üzere unutulur. Yakın geçmişimiz bu tür trajikomik olaylarla doludur.
Gerçekten de gerek konunun uzmanı öğretim görevlileri gerekse emekli generaller tarafından müdavimlere kriz ve yönetimi çok derinlemesine anlatılmış ve buna ilişkin olarak çok iyi bir yükleme yapılmıştı. Ben hayatımın her döneminde bu eğitimin çok faydasını gördüm.
Eğitim sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kriz yönetimi konusunda çok başarılı olabileceği yönünde bende bir kanaat oluşmuştu. Ancak son yaşanan olaylardan sonra bu konuda çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı da itiraf etmek zorundayım. Üç beş bin tirajlı birkaç gazete ve elinde bavulla dolaşan bir gazetecinin TSK’yı kriz yönetimi konusunda aciz duruma düşürebileceğini herkes gibi ben de hayal bile edemezdim. Tutuklu bulunan silah arkadaşlarının yakınlarının cenaze törenlerine katılma vefasını ve cesaretini gösteremeyenlerin kriz yönetimi konusundaki perişanlığını fazla konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. Neyse ‘her musibetten bir hayır doğarmış’ Vardır bunda da bir hayır.
Asıl konumuz olan kriz ve kriz yönetimine geri dönecek olursak; Türk Dil Kurumu sözlüğünde; kriz; “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak tanımlanmıştır. Yine aynı sözlüğe göre kriz, buhran ve bunalım kavramları ile eş anlamlı anılabilmekle birlikte, “bir örgütün üst düzey hedeflerini ve işleyiş biçimini tehdit eden veya hayatını tehlikeye sokan, acil karar verilmesi gereken, uyum ve önleme sistemlerini yetersiz hale getiren gerilim durumu” olarak da tanımlanabilir. Kriz bir mekanizmanın mevcut konumunu ve geleceğini etkileyen hiç beklenmeyen bir anda ortaya çıkan ve genelde önlem alınmakta geç kalınan olumsuz bir durumdur. Bu tanımdan krizin beklenmeyen bir anda ortaya çıktığı ve genel itibariyle de olumsuz bir anlama sahip olduğu sonucu çıkartılabilir. Kriz döneminin en belirgin ve gerilim yaratıcı özelliği de belirsizliktir.
Ülkelerin kurum veya kuruluşların önceden belirledikleri hedeflerine ulaşmaya çalışırken bazen istenmedik olaylarla, krizlerle karşılaşmaları çok normaldir. Önemli olan bu krizin iyi yönetilmesi hatta avantaja dönüştürülmesi becerisidir. Yöneticilerin liderliğine, bilgi, beceri ve tecrübesine en çok kriz dönemlerinde ihtiyaç duyulur. Zaten lider yöneticiler de özellikle kriz dönemlerinde ortaya çıkarlar. Önemli olan krizi daha doğmadan önlemek bu mümkün olamıyorsa krize istenildiği şekilde yön verebilmektir.
Yakın tarihimize bakıldığında büyük Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurarken ortaya koyduğu kriz yönetim becerisi önünde saygıyla eğilmekten başka söylenecek tek bir söz bile yoktur. Dünyada sosyalizm, faşizm ve krallık yönetim biçimlerinin çok yaygın olduğu bir dönemde param parça olmuş bir imparatorluğun yerine pırıl pırıl bir Cumhuriyet’in kurulmuş olması bu süreçte karşılaşılan sorunlar, köhnemiş kurum ve kuruluşların ortadan kaldırılması ve bunlarla baş edebilme becerisi bu konuda bize bir fikir vermeye yeter de artar bile. Özellikle de komşumuz eski Sovyetler Birliği ve İran’la yürütülen komşuluk ilişkilerinde ortaya konan diplomatik deha örneğinin değerlendirmesini siz okuyuculara bırakıyorum.
Yine rahmetli İsmet İnönü’ nün Lozan’da ortaya koyduğu kararlılık , Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na sokmamak için ortaya koyduğu beceri, Türkiye’yi çok partili hayata geçirebilmek için sergilediği tutum ve yaşanan onca ekonomik krize rağmen ülkeyi borçlandırmamak için gösterdiği direnç birer kriz yönetim sanatı olarak tüm üniversitelerde ders olarak okutulmalıdır.
Rahmetle ve saygıyla andığım Adnan Menderes’in 1960’lı yıllarda çok partili hayata geçiş sürecini iyi yönetemediği, özellikle de muhalefetle sağlıklı bir diyalog kuramadığı için askeri ihtilalin olduğu ve kötü kriz yönetimi bedelini de canıyla ödediğini biliyoruz. İhtilal sürecinin de askerler tarafından çok kötü yönetilmesi nedeniyle her iki taraf için de krizin çok ağıra mal olduğu açık. Nitekim bu dönem, Türk siyasi tarihinde kara bir leke olarak anılmaya devam ediliyor.
Sayın Süleyman Demirel’in de kriz yönetimi konusunda çok becerikli olduğu söylenemez. Bu nedenledir ki her kriz döneminde şapkasını alıp kaçtığı söylenir. Ancak, Sayın Demirel’in 1971 yılında Memduh Tağmaç’ın Cumhurbaşkanı seçtirilmemesi için ortaya koyduğu kriz yönetim başarısı hep takdirle karşılanmıştır. Fakat 1980’li yıllarda Cumhurbaşkanı secimi sürecinin de çok kötü yönetildiği ve bir kez daha tanka toslandığı da bir gerçektir.
Ayrıca, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması konusundaki kriz yönetiminin çok başarılı olduğu özellikle de günün Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Sayın Atilla Ateş’in Suriye sınırında ‘ya çıkarın ya da çakarız’ demeci sonucunda krizin Türkiye’nin isteği doğrultusunda çözülmüş olması dünyaya örnek olacak nitelikte bir kriz yönetimidir. Ancak Sayın Demirel’in 28 Şubat sürecini iyi mi kötü mü yönettiği konusunda tam bir mutabakat oluşmamıştır. Bazı çevrelere göre iyi yönettiği için olası bir askeri ihtilali önlemiştir. Bazı çevrelere göre ise kötü yönettiği için askeri vesayete dayalı bir hükümet kurulmuştur. Bu konunun çok uzun süre tartışılacağı anlaşılmaktadır.
Rahmetli Bülent Ecevit’in 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sürecini çok iyi yönettiği anlaşılıyor. Özellikle bu sürece eski Dışişleri Bakanı rahmetli Turan Güneş’in katkısını da unutmamak lazım. O gün söylenen ‘kızım Ayşe tatile çıksın’ parolası dillere destan olmuştu. Ancak Sayın Ecevit’in harekat sonrası yıllarda ABD tarafından uygulanan ambargonun da etkisiyle yaşanan ekonomik krizi çok kötü yönettiği, bunun da rejim bunalımıyla sonuçlandığını biliyoruz.
Rahmetli Turgut Özal’ın 1982 seçim sürecini çok iyi yönettiği ve seçimden sonra Başbakanlık görevini teslim alırken Kenan Evren’i kendisine doğru çekerek iki yanağını şapur şupur öpmesi de ayrı bir kriz yönetme sanatı olarak tarihteki yerini almıştır. Ancak Sayın Özal’ın Irak krizini iyi yönettiği söylenemez. Bunda da TSK’dan gerekli desteği alamamış olmasının etkisi büyük olmuştur. Uzmanlara göre bunun da Türkiye’ye bedeli 400 milyar ABD Doları ekonomik kayıp ve 40 bin kişinin terör sonucu ölümü olmuştur. Bu geçiş sürecinde Sayın Hüsamettin Cindoruk’un çok iyi bir emanetçi olduğu ve demokrasiye geçiş kriz sürecini muhteşem yönettiği de bir vakadır.
Sayın Tansu Çiller’in Kardak krizini “o bayrak inecek o asker gidecek” sözleriyle ve kararlı tutumuyla çok iyi yönettiği ve krizin istediği yönde çözülmesi için başarılı olduğu anlaşılıyor. Ancak Sayın Çiller 1990’lı yıllarda yaşanan ekonomik krizi iyi yönetememesinin bedelini de siyasi hayatını sonlandırarak ödemiştir. Yine Sayın Mesut Yılmaz’ın Özal sonrası süreci çok kötü yönettiği ve bedelini de çok ağır ödeyerek siyasi tarihimizden silinip gittiğine hep birlikte şahitlik ettik.
Yakın zamanda en kötü yönetilen krizlerden birisinin de Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazası olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle de ilgili valilerin görevlerini yapmak yerine halkı dua etmeye çağırmaları bu konudaki acizliklerinin bir göstergesidir. Devlet dua okumak yerine gereğini yapar. Dua yapmak için 85 bin camimiz, 100 bin din görevlimiz var. Duayı halk yapar. Sanırsınız ki bunlar ilin Valisi değil müftüsü. Krizin çok kötü yönetilmesi sonucu özellikle de bir gazetecinin bağıra bağıra ölmesi vicdanları çok rahatsız etmiştir.
Son olarak PKK terör krizi, Irak krizi, ABD tarafından askerlerimizin başına çuval geçirilmesi, Kürt açılımı (demokratik açılım-kardeşlik projesi. -Sahi o Habur’dan giren teröristleri kahraman yapmak kimin fikriydi?-), alevi açılımı, roman açılımı, siyasallaşan Ergenekon ve balyoz davası, komşularla sıfır sorun projesi, Suriye krizi, Suriye ve Ermenistan uçaklarının indirilmesi gibi krizler gerçekten de çok kötü yönetilmiştir. Bu krizlerin tamamının kucağımızda patladığını çok rahat söyleyebiliriz. Hatta son olarak yönetilmeye çalışılan ölüm oruçlarının sonlandırılması krizinde Türkiye’nin yeni bir 2’inci adam kazandığını bile iddia edenler var ki bu bile tek başına bir felaket. Özellikle yönetilmeye çalışılan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı krizi İçişleri Bakanı ve Ankara Valisi’nin kafasında patlamıştır. Krizleri kötü yönetmemizin nedenleri herkes tarafından çok iyi bilinmesine rağmen bunlar açık açık söylenemiyorsa en önemli nedenin bu olduğunu düşünüyorum. Sayın Başbakanımıza soru sormaları için seçilen birkaç gazetecinin başına bir iş gelecek diye yüreğimiz ağzımızda onların çok yaşaması için bildiğimizi tüm duaları okuyoruz. Allah korusun ya onların başına bir şey gelirse soru soracak gazeteciyi nasıl buluruz? Güce tapan bir toplum olduğumuzu ve güce yalakalık yapma yeteneğimizin de çok gelişmiş olduğu dikkate alındığında bu ortamda sağlıklı bir kriz yönetiminin mümkün olamayacağını herkes biliyor. Ancak her nedense bu konuları konuşmak yerine çoğunluk susup yere bakmayı tercih ediyor.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için hatırladığım kadarıyla yukarda örnek verdiğim konulardan da anlaşılacağı üzere kriz yönetimi konusunda çok da başarılı olduğumuz söylenemez. Bunun en önemli nedeni yukarda saydığım konulara ilave olarak, kriz yönetimi konusunda ya yazılı kurallarımızın ve işleyen bir sistemimizin olmaması veya olanların da iyi işletilememesidir. Oysaki belalı bir coğrafyada bulunan ülkemizde her an bir krizle karşılaşılması olasılığı çok yüksektir. Bu nedenle bu konuda gerekli önlemlerin ivedilikle alınması zarureti ortadadır.

ASKERİ HAVACILIKTA EMNİYETSİZLİK Mİ VAR?


Ogün ŞANLI

Ulu Önder Atatürk’ün 74’üncü ölüm yıldönümü olan 10 Kasım 2012 tarihinde, Siirt Pervari’de Dadaşlar kod adlı Jandarma Özel Hareket timini taşıyan Sikorsky (S-70)  tipi helikopterin  düşmesi sonucu şehit olan 17 şehidimizi yine kalbimize gömdük. Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı diliyorum. Şehitlerimizin ruhu şad olsun. Hepsinin manevi huzurunda saygıyla eğiliyorum.
Son zamanlarda askeri hava aracı kazalarında önemli oranda artışın olduğu gözlemlenmektedir. Sadece 2012 yılı içerisinde 4 Sikorsky helikopter kazasının olduğu, bunun sonucunda da 34 şehit verdiğimiz gerçeğinden yola çıkarak konunun derinlemesine araştırılıp gerekli önlemlerin ivedi olarak alınması önem arz etmektedir.
Sivil ve askeri hava aracı kazalarının araştırılıp daha sonra benzer kazaların olmaması için gerekli önlemlerin alınması konusu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de  önemli bir konudur. Ben eminim ki tüm askeri hava aracı kazalarından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından da kaza kırım heyetleri oluşturularak gerekli incelemeler yapılıp raporlar hazırlanarak yetkili makamlara arz edilmektedir.
Bu güne kadar hazırlanan raporlarda hangi eksiklikler veya sorunlar tespit edildi, bunlara karşılık hangi önlemler alındı? Bunu bizim bilmemiz mümkün değil. Ancak, dışardan bakan birisi olarak bizim gördüğümüz şudur ki; kaza yapan pilotların tecrübesinin bu tür kritik görevler için yeterli  olup olmadığının bir kez daha sorgulanması gerektiğidir. Son kazadaki şehit pilotlarımızdan Kara Pilot Yüzbaşı Anıl Barış Çetin’in 31, Kara Pilot Üsteğmen Yakup Çınar’ın 27 yaşında oldukları da dikkate alındığında bu tür kritik görevler için bunların yeterli olduğuna kim veya kimler karar verdi? Bu kararı verirken hangi kriterler ve standartlar dikkate alındı? Bu konunun mutlaka tartışılması gerekir. Özellikle pilotlarımızın toplam uçuş saatlerinin yanı sıra bu helikopter tipindeki uçuş saatlerinin kamuoyuna açıklanması önem arz etmektedir. Bu tür kritik uçuşlar için herhangi bir uçuş saati tecrübesi aranıyor mu? Örneğin benzer görevleri Afganistan veya Irak’ta yapan ABD’li pilotların tecrübesiyle bizim pilotların tecrübesinin bir karşılaştırması yapıldı mı? Bu tür kazaları pilotaj diyerek kapatmak bizi çok sağlıklı bir sonuca götürmez.
Helikopterin metal yorgunluğunu tartışıyoruz da her nedense pilotların yorgun olup olmadıklarını tartışmak hiç aklımıza gelmiyor. Bu konuda, şahsen ben pilotların en azından son bir yıl, son bir  ay, son bir hafta ve son 24 saat içerisindeki uçuş görev saatlerini bilmek isterim. TSK’da bu tür kritik görevler için pilotların uçuş görev ve dinlenme sürelerini belirleyen bir talimatın olup olmadığı da açıklanırsa iyi olur. Gündüz ve gece ekibi ayrı pilotlardan mı oluşuyor? Yoksa aynı pilotlar hem gece hem de gündüz mü uçuyor? En azından gece uçuşu yapan pilotlarla gündüz uçuşu yapan pilotlar arasında bir tecrübe farkı varmı?
Helikopterin bu ağır hava koşullarında Overload (aşırı yüklenmiş) olmadığından tam emin olabilmek için 17 şehidimizin yanı sıra yüklenen teçhizatın listesinin ve ağırlığının yanı sıra yüklenen yakıtın ağırlığının ve ikinci uçuşunu yaptığı esnadaki yakıtının ağırlığının da titizlikle hesaplanarak açıklanması çok önemli.
Meteorolojik durumun değerlendirildiği ve görüş mesafesinin uygun ölçülerde olduğu belirtiliyor. Uygun ölçülerden kast edilen nedir? Aynı tipteki bir sivil helikopterle yapılacak gece uçuşlarında, iniş/kalkış sahası ve uçuş rotası boyunca yatay görüşün 5 km, bulut tavanının 3000 feet ve bulutlardan yatay mesafenin 1500 metreden az olduğu durumlarda uçuş planlanmaz. Kural budur. Bu limitler askeri uçuşlar için yüksek olabilir. Ancak askeri uçuşlarda uygulanan limitleri bilmek isteriz ki bir değerlendirme  yapma şansımız olsun.
TSK’nın yaklaşık 30 yıldır o bölgede bu tür kritik uçuşları yoğun bir şekilde yapıyor olmasına rağmen  meteoroloji alt yapısının yeterli olduğu yönünde önemli kuşkular var. Özellikle de kış aylarında yoğun ve değişken hava ve tehlikeli doğa koşullarına rağmen hala o bölgede yeterli bir meteoroloji alt yapısının kurulmamış olmasının sorumlusu kim veya kimlerse bilmek isteriz. Pilotların internete girişlerinin yasak olduğu yönünde duyumlarımız var. Durum böyleyse pilotlarımız güncel meteoroloji bilgilerine nasıl ulaşacaklar. Her an değişen hava koşulları sağlıklı bir şekilde pilotlarımıza iletilebiliyor mu?
Bu bölgede askeri uçuşlar için görerek (VFR) şartlarda uçuşlar için hiçbir alt yapının olmadığın ve  kesinlikle hava sahası kontrolü yapılamadığı gerçeğinden de yola çıkarak Allah’a emanet olarak yapılmak zorunda kalınan bu tür uçuşlarda pilot hatasından kaza olduğuna inanmak mümkün mü? Bunu açıklayanlara bir sormak lazım. Yaklaşık 30 yıldır o bölgede pilotlarımızın kelle koltukta uçuşlar yaptığını biliyoruz da VFR uçuşlar için gerekli olan alt yapının neden bu güne kadar kurulmadığını ve bunun sorumlularının kim veya kimler olduğunu bilemiyoruz.
Son yıllarda, uçuş emniyetinin en üst seviyede sağlanması amacıyla, bu tür hava araçlarına, başta gelişmiş yer yaklaşma ikaz sistemi (EGPWS) veya yer yaklaşma ikaz sistemi (GPWS), yine helikopterler için özel olarak üretilmiş olan Helikopter arazi farkındalık ve uyarı sistemi  (H-TAWS), trafik uyarı ve çarpışma önleme sistemi (TCAS), GPS, uydu izleme cihazı, meteoroloji radarı, hareketli harita   vb cihazlar monte edilerek emniyetin artırılması amaçlanmaktadır. Bu hava aracında bu veya buna benzer cihazlar var mıydı? Bunların kamuoyuna açıklanması gerekmez mi? Tüm teçhizatıyla birlikte yaklaşık 20 milyon ABD Doları olan bu helikoptere kredi kartına 12 ay taksitle satılan 10 bin ABD dolarlık H-TAWS cihazını taktırmamak hangi aklın ürünü olabilir. Eğer iddia edildiği gibi helikopter kırım yaptıysa, ben iddia ediyorum bu cihaz bu helikopterde takılı olsaydı %99.9 bu kaza olmayacaktı. İsteyen herkes sokaktan geçen bir helikopter pilotuna, Sayın İçişleri Bakanımız da 100 saat uçuşu olan bir pilot polisine sorabilir. Bunun aksini söyleyen olursa buyursun biz buradayız.
Bu bölgede görev yapan hava araçlarının komuta merkezine bağlı olarak görev yaptıklarını biliyoruz. Uçuş kuralları açık ve net  bir şekilde belirlenmemiş ve hava araçlarına gerekli olan emniyet artırıcı cihazlar takılmamış  ise pilotlar üzerinde komutan baskısının oluşmamasının önüne nasıl geçilecek. Bunların tamamının soğukkanlı bir şekilde sorgulanması gerekir.
Yine Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen F-4  tipi savaş uçağımızın şehit Pilotlarından Yüzbaşı Gökhan Ertan’ın 30, Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy’un 24 yaşında oldukları ve bunların uçuş tecrübeleri ve  bu uçak tipinde olabilecek uçuş saatleri da dikkate alındığında kritik görev yapan askeri pilotlarımızın tecrübeleri konusundaki endişelerimizin haklılığını ortaya koymaya yeterlidir. Bu pilotlarımızın da bu uçak tipindeki uçuş saatlerinin kamuoyuna açıklanması yararlı olur.
Peki pilotların tecrübesi konusunda bu duruma nasıl gelindi? Son yıllarda ülkemizdeki sivil hava taşımacılığı dünya standartlarının çok üzerinde bir büyüme kaydetmiştir. Ancak, kabul etmemiz gerekir ki bu hızlı gelişmeye paralel olarak, pilot eğitimi  konusunda gerekli alt yapı çalışmaları eş zamanlı yapılamamıştır. Sivil kaynakların zamanında faaliyete geçirilememesi sonucunda da ihtiyaç duyulan pilotların  tamamına yakın bir bölümü TSK’nden istifa ederek veya emeklilik yoluyla ayrılanlardan karşılanmaktadır.
Bilindiği gibi TSK ile  yapılan protokollerle THY’ye ve diğer özel hava yolu işletmelerine  her yıl pilot verilmektedir. Başlangıçta sivil havacılığımızın gelişmesi adına emeklilik hakkını elde eden ve askeri kariyerlerinde ilerleme imkanları azalan pilotlar arasından talep edenlerin TSK‘nın öncelikli görevlerini aksatmayacağının TSK tarafından onaylanması halinde sivil havacılık sektörüne geçtikleri bilinmektedir.
Ancak, son yıllarda gerek THY gerekse sayıları hızla artan özel hava yolu işletmelerinde oluşan pilot ihtiyacı nedeniyle başta Hava Kuvvetlerimiz olmak üzere TSK’dan ayrılmaların   tecrübeli pilot sıkıntısı  yarattığı gerçeği bu kazadan bile anlaşılmaktadır. Son yıllarda TSK’dan ayrılanların üsteğmen, yüzbaşı ve binbaşı  rütbesindeki subaylardan da oluşmaya başladığı dikkate alındığında bu konunun ciddiyeti daha iyi anlaşılacaktır. Şu anda sivil uçaklarda uçan pilotların tamamına yakını asker kökenli pilotlar veya onların çocuklarından oluşmaktadır. Sadece son 5 yılda TSK’dan herhangi bir nedenle  ayrılan pilotların sayısının açıklanması halinde bile  konunun vahameti açıkça görülecektir.
Sivil uçuş okullarıyla karşılaştırıldığında, eğitimleri çok yüksek maliyetlere hatta en az on katına  mal olan TSK kökenli pilotların, sivil hava taşımacılığı sektöründe istihdam edilmesi çok büyük maddi kayıplara ve israfa neden olduğu bir gerçektir. Ayrıca kısa süre içerisinde bunların yerine eğitilmiş tecrübeli pilotların konulması da mümkün olamadığından bu sorunun artık askeri havacılığımızda emniyetsizlik yaratmaya başlattığı ve hatta milli güvenliğimizi zafiyete uğratabilecek boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle TSK’nın sivil pilot konusunda ana personel kaynağı olmaktan ivedi olarak çıkarılması gerekmektedir. Ancak buna rağmen TSK’daki 15 yıllık mecburi hizmetin 10 yıla indirilmesi konusundaki çalışmaların amacı nedir bunu anlamak mümkün değil. Ülke hava savunmasını Allah’a mı emanet etmeyi düşünüyoruz? bari gerekçesi açıklansada bizde anlasak.
Geçmiş yıllarda TSK’nın pilotlarını bünyesinde tutmaya yönelik çok ciddi çalışmalar yaptığını biliyoruz. Ancak alınan tüm tedbirlere rağmen çok sayıda pilotun kariyerini sivil havacılıkta planlamak üzere  tüm haklarını bırakıp hatta büyük riskler alarak TSK’dan ayrılmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Bu nedenle TSK’nın özellikle de Hava Kuvvetlerinin konuyu yeniden değerlendirerek pilotları bünyelerinde daha uzun süre tutabilmek için başta motive edici tedbirler olmak üzere 15 yılık mecburi hizmetlerini tamamlayan pilotlara emeklilik haklarını elde etme süreçlerinde daha tatminkar bir kariyer planlaması yapılamasının sağlanmasının zorunluluk olduğu anlaşılmaktadır.  Geldiğimiz noktada, TSK için pilot yetiştiren Hava, Kara, Deniz  ve Jandarma uçuş okullarının artık sivil uçuş okullarına dönüştüğü ve askeri ihtiyaçlardan daha çok sivil ihtiyaçlar için pilot yetiştirilmeye başlandığı yönünde çok yaygın bir kanaat oluştu. Her kuvvet komutanlığının kendi uçuş okulunu kurmasına gerek var mıydı? Sistemin kontrolü ve eğitimin standardı bakımından emniyetsizlik yaratılmıyor mu? Eğitimlerin tamamının Hava Kuvvetleri’nin kontrolünde olmasının ne sakıncası vardı? Uçuş emniyeti bakımından bu konun da sorgulanmasında fayda var.
TSK tarafında yetiştirilen pilotların temel görevlerinin ülke savunması olduğu bilinmektedir. Nitekim bu pilot adayları TSK’ya alınırken de bunun böyle olduğu herkes tarafından biliniyor. Bu şartların en baştan kabul edilerek TSK’da görev alanların daha sonra gerek yeterli önlemlerin alınmaması sonucu gerekse de çeşitli bahanelerle veya daha çok para kazanmak amacıyla mevzilerini terk etmek konusunda bu kadar hevesli olmalarına ve buna da yetkili makamlar tarafından göz yumulmasına  bir anlam vermek mümkün değil.
Bu konuda gerekirse yeterli rekabetin oluşturulması amacıyla TSK’nın bir kısım pilot ihtiyacının sivil pilot okulu kaynaklarından karşılaması uygulamasına geçilmesinde fayda var. Sivil kaynaklardan hatta daha da ucuza mal edilerek TSK’nın bazı pilot ihtiyacının karşılanmaya başlanması halinde gerekli dengelerin kurulacağına ve TSK’dan ayrılmaların azaltacağı gibi tecrübeli pilot ihtiyacının da ortadan kalkacağına inanıyorum. Bu konunun fazla geç kalmadan hemen tartışılması ve uygulamaya konması iyi olur. Bu uygulamanın sivil uçuş okullarımızın gelişip yaygınlaşmasına da büyük katkı sağlayacağına inanıyorum.
Sonuç olarak, ülkemizde yaşanan terör olaylarına ilave olarak, dünyadaki sorunlu bölgelerin tamamına yakınının ülkemizin etrafında kümelendiği ve çok riskli bir coğrafyada yaşamakta olduğumuz gerçeğinden de yola çıkarak güçlü bir askeri havacılığa sahip olmamızın zorunlu olduğu bir gerçektir. Bu nedenle TSK’dan pilot ayrılmalarının en aza indirilebilmesi için gerekli önlemlerin derhal alınması ve tecrübeli pilot sayımızın belirli sayının altına inmemesi için ne gerekiyorsa onun yapılmasının şart olduğunu ilgili ve yetkililerin takdirine arz etmeyi bir görev bildim.

Aksi taktirde bağıra bağıra gelen bu tür kazaların önüne geçmenin mümkün olamayacağı ve gerekli önlemler alınamadığı için daha çok şehidimizi bağrımıza basmak zorunda kalacağımızın da tüm kamuoyu tarafından bilinmesini isterim. Zaten öteden beri siyasi olarak çok kötü yönetilen terör olayları geldiğimiz noktada yukarda bahis ettiğim eksikliklerle birlikte askeri olarak da iyi yönetilemediği kanaati geçen her gün yaygınlaştığı için fakir fukaranın kucağına verilen şehit evlatlarımız vicdanları iyice yaralamaya başladı.

İNSAN BEŞER, ŞAŞAR, ŞER ATAR

Ogün ŞANLI

Devlete ve onun kurumlarına iftira (bu yazıda bundan sonra “şer” olarak anılacaktır) atmak son yıllarda hem çok moda oldu. Hem de çok prim yapmaya başladı. Kabul etmemiz gerekir ki Cumhuriyetimiz ve onun kurumlarını mundar etmek için bilinçli, planlı ve programlı bir çalışma yürütülmektedir.
Son olarak, kendi halkını öldürmek amacıyla camilerini bombalamak için hazırlık yapan bir devlet, kendi uçağını düşürmek için plan yapan bir devletten sonra kendi Cumhurbaşkanını kuduz köpeklere ve farelere verilen “striknin keratin”  ile zehirleyerek öldüren veya öldürülmesine engel olamayan  bir devlet profili çizerek devletine şer atmak, hangi insafla, hangi vicdanla bağdaşır anlamak mümkün değil.
2-3 Kasım tarihli gazetelerde ‘merhum Özal’ın otopsisinde zehir bulundu’ haberi ve bu haberden zımnen çıkarılabilecek sonuçları görünce devlete şer atmanın ne kadar da kolay bir hale geldiğini görüp de üzülmemek elde değil.  Bu kadar önemli bir konunun bile hiçbir belgeye dayanmadan uluorta açıklanmış olması ve Adli Tıp Kurumu’nun yalanlamasına rağmen bu konunun hala bazı çevrelerce ciddi ciddi tartışılarak kamuoyu oluşturulmaya çalışılması çabalarına “yuh” demekten başka bir ifade bulamıyorum. Şahsen biz bu çalışmaları yürütenlerin kuyruk acısını çok iyi biliyoruz.  Ancak Cumhuriyet’in nimetleri ve onun sağladığı özgürlük ortamında bir başka deyişle Cumhuriyet’in gölgesinde bu faaliyetlerin sürdürülmesini içime sindiremiyorum. Kendisini bu ülkenin onurlu vatandaşı sayma onurunu gösteremeyenlerin devlete attığı şerleri zaten bu devlet için onur sayıyoruz.
Türk Ceza Kanunu’nun 267. maddesi ve bunu takip eden maddelerinde şer atmanın cezai hükümleri net bir şekilde ortaya konmuş olmasına, ayrıca şer atmanın çok günah olduğuna dair onlarca ayetin ortada durmasına, İslam dinin bunu kesin bir dille men etmesine rağmen, hadi diyelim devlet korkusu yok, peki hiç Allah korkusu olmadan insanların gözünün içine baka baka  bu tür şerlerin atılmasının hesabını bu insanlar nasıl verecek? Bunu yapanlar hangi dine, hangi kitaba  inanıyor bu konuda  bende önemli şüpheler oluştu.
Sadece devlete şer atılmayla yetinilse iyi…Cumhuriyet tarihimizin kahramanlarına, siyasetçilerine, yazarlarına çizerlerine de şer atılarak yakın tarihimiz resmen kirletildi. Bunlara önerim, M.G. Akademisi’nden  hocam çok değerli tarihçi İlber Ortaylı ile muhabirliğinden tanıdığım ve o günlerde bile  bir gün mutlaka çok iyi bir gazeteci olacağından emin olduğum  Akşam Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’nın birlikte hazırladığı “Cumhuriyetin İlk Yüzyılı 1923-2023 adlı kitabını bir zahmet bir okusalar da bu attıkları şerler onların yüzüne bir tokat gibi geri çarpsa bari.
Başta Doğu Anadolu olmak üzere ülkemizin soğuk yörelerinde sıcak olması için yünden keçeler yapılarak yere ve sedirlerin üzerine sererler. Bu keçeler ilk baharda dışarı çıkarılarak  duvarların veya taşların üzerine atılıp  ağaçlarla dövülür. Dövdükçe de keçe tozur üzerinde ne kadar toz varsa çıkar ve keçe yeniymiş gibi pırıl pırıl olur. Herkes şundan emin olsun ki Türkiye’ye ve onun kurumlarına şer yakışmaz. Şer attıkça Türkiye ve onun kurumları şahlanır. Yani Türkiye biraz da keçeye benzer dövüldükçe tozur ve tozudukça da devleşir.
Asıl acı olan tüm Cumhuriyet dönemi boyunca devlete atılan şerlerin hiç birisinin kanıtlanamamış olmasıdır. Çamur at izi kalsın misali, ağzı olan konuşuyor ama devletin tüm imkanları eline geçince de hiçbir şeyi kanıtlayamıyor. Güney Doğu’daki faili meçhuller konusunda da PKK’yı bırakıp devlete şer atanlar yıllarca kamuoyunu meşgul etti. Yüzlerce yer açıldı, it ve at kemiğinden başka bir şey bulunamadı. Bu ve buna benzer yüzlerce olay bile devlete ne kadar haksızlık yapıldığının kanıtıdır. Devleti bu kadar hırpalamanın, yıpratmanın kime ne faydası var bilmiyorum ancak bu ülkenin mütedeyyin vatandaşları olarak biz bundan çok muzdaribiz.
Son olarak Ergenekon davasının  gizli tanığının  Şemdin sakık olduğunu öğrenince  bu işin  artık devlete şer atmanın da ötesinde devlete b..k atmaya dönüştüğünü görüyoruz. Bir zamanlar PKK’nın iki numaralı ismi olan Şemdin Sakık’ın tanıklığıyla TSK mensuplarını terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlayarak yargılamak  şer atmanın sınırlarını çok zorladığı için bunun değerlendirmesini sizlere bırakıyorum. Tuncer Kılınç paşanın Şemdin Sakık’a ‘dürüst adamdır’ diyerek ona şer atmasını  da ona hiç yakıştıramadığımı söylemeliyim! Gizli tanıklık sisteminin bugüne kadarki uygulamasından hukuk sistemimizin yara aldığı ve adaletin adaletsizliğe dönüştüğü  anlaşılmaktadır. Bu uygulamaya devam edilmesi halinde ileride çok büyük hukuk cinayetlerinin yaşanabileceğinden eminim.
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı bir konuşmasında küreselleşmeyi tanımlarken şöyle demişti: “ Helaya onlarca yerli ve yabancı isim takıldı  (Tuvalet, 00, wc…vb) ancak ismine ne derseniz deyiniz sonuçta hela, küreselleşmeye de isterseniz globalleşme vb…ne derseniz deyiniz sonuçta nasyonal sosyalizmdir.” Bazı şeylere farklı isim takmakla işin özü değişmiyor. Şer atmaya da  isterseniz iftira, komplo teorisi, çamur atma vb ne derseniz deyiniz sonuçta şer atmaktır.
Ancak son zamanlarda öyle şerler gördük ve duyduk ki şerre bile rahmet okutacak nitelikteydi.
ABD’de yaşanan 11 Eylül olaylarından kısa bir süre sonra ABD’ye gitmiştim. Daha 6 ay veya 1 yıl önce ABD vatandaşı olmuş binlerce insan giydikleri ABD bayraklı tişörtlerle ve ellerinde ABD bayraklarıyla sokaklara dökülmüş ABD için kendilerini parçalıyorlardı. Ortada bir gerçek var ki 89. yılını kutladığımız Cumhuriyet’imizin vatandaş yetiştirme sorunu var. Dünyadaki irili ufaklı 205 devletin ekonomik güç olarak ilk 16. sırasında bulunan sadece ilk ve orta öğreniminde eğitim gören öğrenci sayısı dünyadaki yaklaşık 150 devletin nüfusundan daha büyük olan onurlu bir devletin vatandaşı olmak onurunu yaşamak yerine devletine şer atan  onursuz bir vatandaş olmayı tercih edenlerin cehenneme kadar yolu var. Devlete şer atmakta dahil onların bu devlete yapabilecekleri her türlü kötülüye artık hazırlıklıyız.

Devlete şer atmaya devam edenler için söylenecek tek söz günahınız bol olsun. Allah sizi ıslah etsin demekten başka yapılacak bir şey yok. Eski terörist, yeni itibarlı tanıkları da Allah sahiplerine bağışlasın tepe tepe kullansınlar. Tutuklu bulunan başta Engin Alan paşa olmak üzere diğer TSK mensuplarına da Allah bundan sonra teröristlerin tanıklığıyla yargılanacakları böyle bir acıyı birdaha yaşatmasın inşallah. Unutulmasınki belalı bir coğrafyada bulunan bu ülkenin herzaman kahramanlara ihtiyacı olacaktır.

CUMHURİYETİMİ GAPTIRMAM…

Ogün ŞANLI

Cumhuriyetimizin 89. kuruluş yıldönümü  kutlamaları bana 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in “GAP’ı gaptırmam” sözünü ve rahmetli Aşık Veysel’in “Olmasa” adlı şiirindeki  “ Koyun kurt ile gezerdi. Fikir başka başka olmasa” dizelerini hatırlattı.
Bilindiği gibi 1980 askeri ihtilalinden sonra Sayın Demirel yine şapkasını alıp gitmek zorunda kalmıştı. O dönem DPT Müsteşarı olan rahmetli Turgut Özal, ABD’nin desteğini arkasına alıp askerlerle de kol kola girerek ön plana çıkmıştı. Rahmetli Özal, ihtilal dönemindeki bakanlığı sırasında ve ihtilalden sonra kurduğu ANAP’ın Genel Başkanlığı döneminde hatta seçimlerden sonra Başbakanlığı sırasında, Sayın Demirel’in çok önem verdiği başta Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) olmak üzere bazı projelerine sarkmaya başlamıştı. Rahmetli Özal DPT Müsteşarlığı döneminde bu projeler hazırlanırken projelerin bazılarının altında parafının olduğunu hatta bazı projeleri Sayın Demirel’e imzaya kendisinin sunduğunu iddia ederek çok zorlamayla da olsa  anılan  projelerden rant elde etmeye çalışıyordu.
Ancak buna fazla dayanamayan  Sayın Demirel’in  bu olup bitenlere karşı suskunluğunu bozarak “GAP’ı gaptırmam” diyerek aslanlar gibi nasıl da  kükrediğini o günleri yaşayanlar çok iyi hatırlar. Düşünebiliyor musunuz? İhtilalden sonra Sayın Demirel’in partisi (AP) kapatılmış, Başbakanlığı gitmiş, Zincirbozan’a  sürgün edilmiş, itilmiş, kalkılmış… Tüm bu olup bitenlere rağmen metanetini korurken, söz konusu GAP olunca nasıl şahlandığını görenler GAP’ın Sayın Demirel için ne anlama geldiğini de çok daha  iyi anladılar. Ne denilebilir ki bu hizmetleri inkar etmeye çalışanlar utansın.
Öldükten sonra kahraman yapma hastalığımıza alet ettiğimiz Rahmetli Aşık Veysel’in  yukarda sözünü ettiğim sözlerinin ne büyük anlamlarla yüklü olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bu sözlerin yazılmış olduğu bir toplumun fertleri olarak elbette ki fikirlerin, niyetlerin, muratların ne demek olduğunu az da olsa biz de anlarız. 1972 yılında lisede okurken sosyoloji mantık öğretmenim ta o tarihlerde rahmetli Veysel’in bu sözlerinin ABD’deki bazı üniversitelerde ders olarak okutulduğunu bize söylemişti. Ancak bizim bu sözlerden yeterince ders çıkardığımız konusunda önemli şüphelerim var.
Asıl konumuza gelecek olursak… Bilindiği gibi 29 Ekim 1923’te TBMM, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası)’nda yaptığı değişiklikle, devletin yönetim biçimini Cumhuriyet olarak ilan etmiştir. 1924 yılında ise Cumhuriyetin ilanı şenliklerle kutlanmıştır. 2 Şubat 1925′te, Dışişleri Bakanlığı’nca düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim’in bayram olması önerilmiştir. 19 Nisan’da ise teklif TBMM tarafından kabul edilmiştir. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925′ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır. O tarihten başlayarak  günümüze kadar da Cumhuriyet Bayramı tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde büyük bir heyecanla ve bayram havasında sorunsuz bir şekilde kutlanmıştır.
Ancak ne olduysa, bu konuda bizim bilmediğimiz hangi sorunlar yaşandıysa, bir sabah kalktık ki 05 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazetede “ Tören ve Kutlamalar Yönetmeliği” yayımlanarak başta Cumhuriyet Bayramı kutlamaları olmak üzere tüm resmi bayram kutlamaları ve törenler için yeni bir düzenleme getirmiş. Bu yılki 19 Mayıs kutlamaları ve son olarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında yaşanan olaylardan  da anlaşılacağı üzere konu mundar edilmiştir. Durup dururken bu milletin bayram kutlamalarına ve törenlerine burnunu sokarak ülkede kaos yaratmak fikri nerden ve kimden çıktıysa onun  bir heykelini TBMM’nin önüne yapmak şart oldu. Ya kardeşim bu milletin bayramıyla seyranıyla uğraşacağınıza başta terör olmak üzere ülkeyi kasıp kavuran yüzlerce sorunla uğraşsanız daha iyi olmaz mı?
Bu yönetmelik yayımlandığı gün ülkeyi yönetenlerin gündemi buyken tüm basının ve halkın gündemi Tunceli’de PKK’lı teröristlerle çıkan çatışmada şehit olan Jandarma Astsubay Kıdemli Çavuş Yıldırım Akbulut, Jandarma Komando Onbaşı Mehmet Coşkun Kılıç ve Jandarma Komando er İlhan Zerender  için Ankara, Şemdinli ve İzmir’de düzenlenen cenaze törenleri ile Türkçe ve Kürtçe yakılan ağıtlardı.
Yine 11 Nisan  2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan ve halk arasında 4+4+4 yasası olarak bilinen 12 yıllık zorunlu eğitime ilişkin bu düzenleme bir gecede aceleyle ve yangından mal kaçırırcasına  toplumun ilgili kesimlerince doğru dürüst tartışılmadan neden yayımlandı? Türkiye’nin eğitim sistemine hangi yeni katkıyı sağlayacağı düşünüldü? Bu eğitim sisteminden sonra daha çok bilim adamımız mı yetişecek daha çok Nobel Ödülümü alınacak yoksa teba bir toplumun yetiştirilmesi mi hedefleniyor. Bu konu bu ülkenin normal vatandaşları tarafından hala anlaşılmış değil. Ancak bu konuda Başbakan’a soru sormak için özel olarak sertifikalandırılmış ve yetkilendirilmiş bir gazetecinin son olarak bir televizyon kanalında Sayın Başbakan’a söylediği “ Sayın Başbakan’ım… Buraya gelmeden önce bir yaşlı teyzeyle karşılaştım. Size çok selam söyledi ve dedi ki;  Çıkarılan bu yasadan sonra imam hatiplerin orta kısmı da açılmış olacak ve ben öldükten sonra torunum benim için fatiha okuyacak” sözü konu hakkında bize bir fikir veriyor. Eğer gerçekten de  gerekçe buysa peki adama sormazlar mı ‘Ya kardeşim biz daha dün Müslüman olmuş bir millet  değiliz ki bu ülkede kim ne zaman imansız, Kuran’sız ve Fatiha’sız öldü de bizim haberimiz olmadı.’ Yaklaşık 100 bin camisi ve 100 bin din görevlisi olan bir ülkede zaten böyle bir şeyin olması da  mümkün değil. Hepsi nur içinde yatsın bizim ecdadımızın tamamına fatiha okunmuştur. Olur ya senin yakınlarından hısım veya akrabalarından Fatiha’sız ölenler olduysa o da senin sorunun.
Ülkeyi yönetenlerin gündemi bu eğitim zırvasıyken buna karşın ülkenin ve vatandaşın gerçek gündemi; “ Amasya’da meydana gelen bombalı saldırıda yaralanan ve tedavi gördüğü hastanede şehit olan iki askerden Astsubay Üstçavuş Osman Cantürk Göl’ün cenazesi memleketi Osmaniye’nin Düziçi İlçesi’nde toprağa verildi. Şehit eşi Emine Göl, tabutun yanına gelerek, “Sana verdiğim sözü tuttum ağlamadım. Gönlün rahat mekanın cennet olsun şehidim. Seni hiç unutmayacağım” oldu.
Hiçbir alt yapısı hazırlanmadan kırık dökük bir şekilde zorla çıkarılan bu kanunun ilk uygulamasındaki tüm rezaletleri millet olarak yakinen izledik. Tüm bunlar olup biterken terör,  Doğu ve Güneydoğu’daki şehirlerde kol geziyor; askeri birlikler, polis karakolları, valilik ve kaymakamlık binaları teröristler tarafından ateş altında tutuluyordu. Hatta ortalarda güvenlik kuvvetlerinin dışarı bile çıkamadığı yönünde şehir efsaneleri dolaşıyordu. Yine aynı günlerde basındaki “ Hakkari-Çukurca Karayolu üzerinde askeri aracın geçişi sırasında PKK’lılar tarafından yola yerleştirilen patlayıcının infilak ettirilmesi sonucu 4 asker şehit oldu, 5 asker yaralandı” Şu haber vatandaşın gerçek gündemi hakkında bize bir fikir veriyor.
Terör, kan ve göz yaşı arasında şehitlerimizin akan kanları gölgesinde bu düzenlemeleri aceleyle yapmak hangi akla hizmetse bunu anlamak mümkün değil. Bayram kutlamaları ve törenlerin genini bozmak eğitim sistemimizin kimyasını bozmak bunlara karşı çıkanları gizli Ergenekoncu zırvasıyla tehdit etmek bu ülkede geri teper. Benden söylemesi.
Ülkemizde uzun zamandır halkımızın büyük çoğunluğu tarafından tartışılan “ülkeyi yönetenlerin gizli gündemleri var. Uygun ortam bulduklarında bunu uygulamaya koyacaklar” teorisinin her seferinde  ilgililer ve yetkililer tarafından reddedildiğini biliyoruz. Ancak görünen şudur ki ülkeyi yönetenlerle halkımızın gündemi çok farklı.
Son olarak Cumhuriyet Bayramı’nın halk tarafından kutlanılmasına kısıtlama getirirken bile ülkenin gündeminin farklı olduğunu hep birlikte gördük. Ülkeyi yönetenlerin gündeminin Sayın Cumhurbaşkanı ve eşinin Çankaya Köşkünde verdiği resepsiyona askeri erkanın eşleriyle birlikte katılıp katılmayacakları oluştururken, ülkenin gündemini yine PKK’nın Şırnak baskını, Adana’da bir Polisin yakılması, kan, göz yaşı, terör, açlık grevleri, kebap keyfi, barikat muamması,  Ortadoğu’da dönen dolaplar, Suriye politikasının iflası vb önemli konular oluşturuyordu.
Sonuç olarak, bir kısım medya ve yandaş medyanın can havliyle konuyu şuraya buraya çekip farklı şeyler üretmeğe çalıştığı ve ülkeyi yönetenleri her zaman olduğu gibi yine yanlış yönlendirdiği anlaşılıyor. Yağdanlık ve yardakçılar ne derse desin, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında tüm halkımız ülkeyi yönetenlere şu mesajı vermiştir: “ Cumhuriyet ve onun kazanımlarıyla barışık ol canımı ye. Ben sana oy da veririm hükümet de yaparım hatta seni cumhurbaşkanı bile yaparım. Ancak Cumhuriyet ile  bir sorununu görürsem, polisinin biber gazı, copu, su tankerleri bana vız gelir.

Onları ulustan önüme katar Anıtkabir’e kadar kovalar, yine de “Cumhuriyetimi gaptırmam” Daha ileri gidersen ilk seçimde peşine düşersem seni Ankara’nın dışına çıkarırım haberin olsundur.”

NE OLACAK BU SURİYE’NİN HALİ?

Ogün ŞANLI

Çocukluğumuzu,  gençliğimizi hatta bu günümüzü etkileyen çok önemli sözler olmuştur. Bunlar bize öylesine  ezberletilmiş ve öylesine  dimağımıza kazınmıştır ki onları unutmamız kolay kolay mümkün olmaz. Bu sözler bizimle mezara kadar gider.
İsmet İnönü 1960’lı yıllarda, ABD ile aramız açıldığında “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer” demişti. Yine 1964 yılında “Johnson Mektubu”na çok sinirlenen İnönü  “Yeni bir dünya kurulur  ve Türkiye bu dünyada yerini alır” demek zorunda kalmıştı.
Merakım şudur: Acaba  İnönü, dünyanın süper güçlerinden birisi olan ABD için o gün  söylemek zorunda kaldığı bu sözleri, bir gün  komşumuz olan Suriye devlet adamları tarafından Suriyeli  vatandaşlara, Türkiye için söylemek zorunda kalabileceklerini de hiç düşünmüş müdür? Eminim çok zeki ve öngörüleri çok isabetli olan İnönü bile bunu düşünememiştir.
Bildiğiniz gibi bir de bizim meşhur “ dış ve iç mihraklar” veya  “dış güçler” gibi  tekerlememiz var ki Türkiye’nin başına her ne iş gelse mutlaka bunlardan bilinir. Başımıza gelenlerden bizim yöneticilerimizin hiçbir kusuru,  kabahati veya günahı olamaz. Aynen şimdi Suriye’nin başına gelenlerden onların yöneticilerinin hiçbir kusuru, günahı   olmadığı  gibi! Temel fark şudur ki, şimdi de biz Suriye için “dış güçler” olduk. Suriyeli yetkililerin, halkına ‘bu başımıza gelenlerin tek sorumlusu dış güçlerdir’ diye seslenmeye başladığı an,  bizim de  hiç utanmadan, sıkılmadan ayağa kalkıp sağ elimizi havaya kaldırarak “burada…” diye bağırmamız dürüstlük olur.
Hele bizim her akşam televizyon haberlerinde siyasetçilerimiz  tarafından okunan “yandaş medya” veya” bir kısım medya” şiirine ne demek lazım. Bu şiir birden bire küreselleşerek namı ülke dışına yayılarak Suriye’yi de kapsamı alanına aldı. Ancak bir farkla ki buna bir de “Eset’çi siyasetçi,” “eset’çi olmayan siyasetçi” naraları da eklendi ki bunları her akşam dinlemenin keyfine diyecek yok.
Başarı budur işte. Yıllarca oturduğumuz her birahanede, meyhanede veya restoranda “Ne olacak bu Türkiye’nin hali” diye başlayıp  her defasında  onlarca devleti yıkıp onlarca devleti kurduğumuz sohbetlerimize şimdi bir de “Ne olacak bu Suriye’nin hali”ni eklemiş bulunmaktayız. Tabi ki doğru olan bu sorunun Suriyeli kardeşlerimize de sorulmasıdır. Ancak bu mümkün olamadığı için şimdilik bu soruyu ilk fırsatta en azından ünlü Suriyeli  gazeteci Hüsnü Mahalli’ye sormayı çok isterdim.
Üç semavi dinin kurulduğu, Orta Doğu’da, Mezopotamya’nın bereketli toprakları üzerinde bulunan şu Suriye’nin başına gelenlere bir bakar mısınız?
Suriye devletinin  kuruluşuna  kadar Suriye’de güçlü bir merkezi devlet kurulamamıştır. 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimi altına geçen Suriye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın mandası olmuş ve bu durum 1946 yılına kadar sürmüştür. 1970 yılında Hafız Esat’ın askeri  ihtilal yaparak  ele geçirdiği Suriye yönetimi, H. Esat’ın 2000 yılında ölmesinden sonra da bu güne kadar oğlu Beşar Eset tarafından dikta yöntemiyle yönetilmeye devam edilmektedir.
Geçmişte özellikle de Filistin- İsrail sorunun bir parçası haline de gelen Suriye halkının çektiği bu zulüm yetmezmiş gibi şimdi de iç savaşın içerisine çekilmiş ve kardeşin kardeşi öldürdüğü bir ortam yaratılarak bizim de kolumuzdan tutturularak çıkmaz bir sokağa sürüklenmişizdir.
Biz neden durup dururken bu Suriye olaylarının içerisinde kendimizi bulduk? Bizi arkamızdan kim itti ben hala bunun anlamış değilim. Türkiye’nin milli çıkarlarıyla Suriye’den evrensel çıkarları olanların çıkarlarının  çatıştığı bir gerçek. Ancak, geleneksel Türk dış politikasından saparak birden bire bir yeni  Osmanlıcılık hayaline kendimizi kaptırıp sanki belamızı arıyormuşçasına bu bataklığa kendimizi nasıl sapladık? Gerekçemiz her ne olursa olsun bunun haklılığına beni kimse ikna edemez. Bizim bilmeyip de yöneticilerimizin bildiği her ne varsa şahsen onu da öğrenmek isterim.
Bu veya buna benzer konularda, geçmişte zaman zaman sohbet ettiğimiz rahmetle ve saygıyla andığım eski devlet tiyatrosu sanatçılarımızdan ve Tercüman Gazetesi yazarlarından Şeref Gürsoy beye “Benim annemle babam uzaktan da olsa akraba. Ben de akraba evliliğinden doğduğum için bu konuları anlayamam normaldir” diye söylediğimde “ Hayır hayır. Maşallah maşallah… Hem sen hem de kardeşlerin çok zeki çocuklarsınız” diye cevap verirdi. Zeki miyim değil miyim bilmiyorum ama bir gerçek var ki ben bu Suriye meselesini hala anlayamadım.
Son zamanlarda Suriye ile siyasi ve ekonomik ilişkilerimizin çok iyi olduğunu karşılıklı olarak en üst seviyede ziyaretler yapılarak bu ilişkilerin daha da geliştirilmesi arzusunun her iki tarafta da mevcut olduğunu bizler de normal bir vatandaş olarak yakinen izliyorduk. Bir sabah kalktık ki karşılıklı olarak kılıçlar çekilmiş ve savaşın eşiğine gelmişiz. Bunu nasıl başardık birisi anlatsa da bizde anlasak. Ancak, Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen uçağımızın  nasıl düşürüldüğünün anlatıldığı gibi anlatılarak kafamız  iyice karıştırılacaksa hiç anlatılmasın daha iyi. THY’nin Suriye’ye yönelik uçuşları haftada 42’i sefere çıkmıştı ve bu sayı hızla da artmaya devam ediyordu. Suriyeliler tüm seyahatlerinde Hatay Havaalanı’nı yoğun olarak kullanmaya başlamışlardı. Geldiğimiz noktada Suriye’den 9 milyon ABD doları alacağı olan THY bonus olarak da Suriye’ye yönelik tüm seferlerini  durdurmak zorunda kaldığı için varın bu işten ülkemizin zararını siz hesaplayın.
Bu da yetmiyormuş gibi Rusya’dan kalkıp Suriye’ye giden bir Suriye uçağını Ankara Esenboğa Havalimanı’na indirip aradığımız ve bunu da yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız için Suriye hava sahası da Türk uçaklarına kapandı. Uluslararası ve milli mevzuattan kaynaklanan haklarımızı kullanarak indirip aradığımız uçağın aranmasında teknik olarak tabi ki hiçbir sorun yok. Ancak krizi iyi yönetemediğimiz  ve her kafadan bir ses çıktığı için konu siyasallaştı ve kriz de kucağımızda patladı. Özellikle Rusya’yı da  bu krizin bir parçası yaparak başımıza yeni işler açmamızı kim veya kimlere borçluyuz o da ayrı bir vaka.
Devleti yönetenlerin bu güne kadar yaptığı “Suriye yönetimi Suriye halkına zulm ediyor, biz Suriye’ye demokrasi getireceğiz” açıklamalarına bu açıklamaları yapanların dışında kimsenin inanmadığı da bir vaka.
Türkiye’deki bazı çevrelerin ısrarla Suriye’ye karşı mezhepsel bir dış politika yürütüldüğü yönündeki iddiaları da mevcut yönetim tarafından reddedildiği için biz de kime inanacağımızı şaşırdık. Ancak mezhepsel bir politika yürütmediği iddia edilse bile bu politikayı yürütenlerle el ele- kol kola  birlikte hareket edildiği gerçeği de ayan beyan ortada. Allah herkesi iftiranın yakışanından korusun.
Bütün bu olup bitenlere baktığımızda her yerinde PKK terör örgütü veya onun uzantılarını görüyoruz ki bizim gördüğümüzü, asıl görmesi gereken yöneticiler neden görmezler bu da ayrı bir muamma… Burnumuzun dibinde oynanan bu satrancın galibi veya mağlubu kim olacak herkesin yüreği ağzında nefesini tutarak bunu seyrettiği anlaşılıyor. Ancak bizim kayıp etmeye başladığımız da ortada…

Şimdilik karşılıklı olarak birbirimize obüs toplarıyla ateş ederek  taciz etmeye devam ediyoruz. Ancak bu işin nerede duracağını kestirmek de geçen her gün güçleşiyor. Üçüncü dünya savaşı olasılığından bile söz edilmeye başlandı. Artık bizim de, bizi arkamızdan bu bataklığın içerisine itip kaçanlar için Nasrettin Hoca misali yeni bir “Timur’un Filleri” fıkrası üretmemiz şart.

THY VE İSTİKLAL MARŞI

Ogün ŞANLI

Dünyada en fazla ülkeye uçan havayolu olduk. “ Bu gurur Türkiye’nin”, “Bu gurur hepimizin” sloganıyla THY tarafından önemli yatırım yapılarak ve büyük emek harcanarak hazırlatıldığı anlaşılan İstiklal Marşımız’ın kullanıldığı son reklam filmi ne yazık ki Suriye olaylarının gölgesinde kaldığı için beklenen ilgiyi göremedi, istenen yankıyı da bulamadı.
Eminim ki bu durum THY yönetiminde de büyük hayal kırıklığı yaratmıştır.
Konuya ilişkin olarak basında, zaman zaman THY’den PAS bilet söğüşleyenler veya yurt dışı açılışlarına VIP misafir olarak davet edilen birkaç bilinen müzmin yalakanın cılız sesinin ötesinde pek de birşey duyamadık. Özellikle de THY’nin baş yalakasının  bu konuyu görmezlikten  gelerek bu süre zarfında  TAV’a övgüler yağdırması da dikkatlerden kaçmadı.
Hava taşımacılığında başarının ölçüsü en fazla ülkeye uçmak olsaydı, Uluslararası Hava Taşımacıları Birliği’nin  (IATA) 2011 yılı verilerine göre filosunda bulundurduğu 709 uçakla dünyada filosonda en fazla uçak bulunduran Delta Airlines, 692 uçakla  ikinci sırada bulunan Federal Expres, 444 uçakla üçüncü sırada bulunan Chine Southern ve 355 uçakla dördüncü sırada yer alan Lufthansa, filosunda bulundurduğu 196 uçakla dünya sıralamasında 14. Sırada yer alan THY gibi dünyada en fazla ülkeye uçamadıkları için onlar da üzüntülerinden ünlü besteci Frederick F. Chopin’in Cenaze Marşı eşliğinde bir reklam yaptırabilirlerdi.
Yanlızca kendi filosunda  15 adet  A-330, 50 adet A-340, 8 adet A-380 ve 30 adet B747 geniş gövdeli ve uzun menzilli olmak üzere toplamda 355, ortak olduğu diğer grup şirketleriyle birlikte toplam 696 uçağı bulunan Lufthansa  81 ülkeye uçuyorken bizim THY’nin 196 uçakla 90 ülkeye uçuyor olmasını bir başarıymış gibi sunmanın mantığını çözmek mümkün değil. Bundan yola çıkarak bizim THY yönetiminin ne kadar da başarılı olduğunu ya da yönetimin ne kadar da akıllı yöneticilerden oluştuğunu iddia etmek mümkün olmadığı gibi Lufthansa’yı gerizekalıların yönettiğini iddia etmek de bir okadar abesle iştigaldir.
Ben THY’nin  son on yıldır satın aldığı hiçbir uçak veya uçak tipi için fizibilite, uçtuğu hiçbir nokta  için pazar araştırması veya hat analizi  yaptığına inanmıyorum. Eğer bilinen nedenler dışında gerçek anlamda bir pazar araştırması yaparak ticari gördüğü için uçtuğu  tek bir hat varsa belgelerini yayımlasın ben tükürdüğümü yalamaya hazırım. Saldım çayıra mevlam kayıra…
Övgünün de yerginin de ölçüsünü kaçırdığımız ve genellikle övgülerimizi menfaat ölçüsüne dayandırdığımız  bir gerçektir. Son zamanlarda THY’nin başarısını öve öve yere göğe sığdıramayanların büyük bir çoğunluğunu THY’den nemalanların oluşturduğunu da dikkate aldığımızda THY’nin hangi başarısını kim neyle kıyaslayarak konuyu bu kadar abartıyor şahsen ben anlamış değilim. ‘Şeyh uçmaz müritleri uçurur’ misali bu nemacılar THY yönetimini öyle bir uçurdular ki bunlar da kendilerini dünyanın en iyi yöneticileri sanmaya başladılar. Ayakları yerden kesildi, bunlar da uçaklarla birlikte havalarda  uçmaya başladılar.
THY hakkında basında özellikle de havacılık haberlerinin en önemli kaynağı Airporthaber’de çıkan haberlerin altına  çalışanları tarafından yazılan yorumlara bakıldığında, görülen manzara şudur ki;
- Çalışanlarıyla barışık olmayan ve özellikle de pilot ve kabin görevlileriyle kanlı bıçaklı olan bir THY- Çalışanlarının aidiyet duygusunu yitirdiği bir THY- Çalışanlarına zulüm eden ve onlara köle muamelesi yapan bir THY- İki havacılık terimini bir araya getirerek konuşmasını bilmeyen ve her seferinde komik duruma düşen  yöneticiler ve  liyakat yerine adam kayıran bir THY- Hayatında bir defa dahi havaalanı görmeyen ancak yurt dışına müdür olarak  atanan bazı personelin gittiği ülkenin havaalanlarında kayıp olduğu için alay konusu olan bir THY- Geçen hergün kurumsallığını kayıp eden bir THY- Denetim ve şeffaflıktan uzak kapalı kutuya dönüştüğü için kimin ne yaptığı belli olmayan  bir THY- 305 çalışanını sorgusuz sualsiz sokağa bırakarak açlığa mahkum eden  bir THY- Hatta genel kanı şudur ki Rizeliler Teali Cemiyetine dönüştürülmüş bir THY…. !
Başarı bu işin neresindedir birisi anlatsa da biz de anlasak! THY’nin kimyası ve sistemi bozuldu. En fazla ülkeye uçmak bir havayolu için ne kadar başarının bir ölçüsüyse bu saydıklarım da bir o kadar başarısızlığın ölçüsüdür.
Türk havacılık tarihi, Türk havacılığının gelişiminin önünün THY tarafından defalarca kesildiği vukuatlarla anılır.
Geldiğimiz noktada görünen şudur ki 1983 yılından başlayarak özellikle de 2003 yılında tetiklenen havacılıktaki serbestleşme hareketleri yine THY tarafından bozguna uğratılmış; liberal genel ekonomik politikayı benimsemiş ve uygulamaya geçirmiş olan ülkemizde anlaşılmaz bir şekilde dönüp dolaşıp devlet eliyle havacılığın geliştirilmesi politikasına geri dönüş yapılmıştır. Bir diğer ifade ile liberal ekonomik yapı içinde havacılıkta devlet eliyle oligopol hatta monopol  oluşturularak garabet bir model ortaya çıkmıştır.
Bu yöntem doğru bir yöntem olsaydı Swissair, Sabena gibi  sayısız bayrak taşıyıcı havayolu şirketi hala uçuyor olurdu. Havacılıkta THY’nin payını azaltmak için 1980’li yıllarda başlatılan çalışmalarla THY’nin yalnızca tarifeli yolcu taşımacılığı ve bakım faaliyetlerine odaklanarak, daha çok da dış hatlarda büyüyerek gelişimi ön görülmüşken şu anda  THY’yi havacılığın her faaliyeti içerisinde görmek mümkün. Yurtdışı charter (tarifesiz) seferlerine yönelen THY sayesindedir ki, son on yılda kurulup da  ayakta kalan tek bir Türk özel havayolu şirketi kalamadığı gibi son beş yıldır tek bir özel havayolu şirketi bile kurulamamıştır.
Bu sayede hava yolu işletmeciliğinde rekabet ortadan kaldırıldığı gibi binlerce işsiz yaratılmıştır.
İkram ve yer hizmetleri konusunda başta AB üyesi ülkeler olmak üzere tüm dünyaya örnek bir yapı oluşturularak her havaalanında özel sektöre ait iki yer hizmetleri kuruluşu (Havaş ve Çelebi) ve serbest fiyat sistemi tam oturmaya yüz tutmuşken THY tarafından kurulan TGS sayesinde sistem alt üst edilmiş, özellikle de TGS’nin ehil eller tarafından yönetilmemesi ve eş dost akraba kirve ilişkilerine bağlı atamalar sonucudur ki hava alanlarında hergün  yaşanan yer kazaları nedeniyle kan gövdeyi götürmeye başlamıştır. TGS’yi şu anda havaalanlarındaki emniyetsizlik sembolü haline getiren bir zihniyetin her yeri havacı olsa ne yazar.
THY’nin ikram kuruluşu olan ve Türkiye’de ilk özelleşen kuruluş unvanına da sahip olan USAŞ’ın yerine kurulan  DO&CO’nun ülke ikram servisine verdiği zarar sonucunda yabancı sermayeli iki özel ikram kuruluşu kapanmak zorunda kalmıştır.
2003 yılında serbestleştirilen iç hatlar sayesinde özel havayolu işletmeleri tam nefes alacakken Anadolu Jet adıyla bir zebani ortaya salınmış ve özel havayolu işletmelerinin nefesi kesilmiştir. Bu da yetmiyormuş gibi, THY, Anadolu Jet ve Sun Expres’in birlikte hareket ederek yaptıkları pres sonucu özel havayolları ya iç hatlardan çekilmek veya uçuş sayılarını azaltmak zorunda kalmışlardır. Bu Rekabet Kurumu ne işe yarar onu da anlayamadık.  Türk sivil havacılık tarihi bakımından bir dönüm noktası olan iç hatlardaki serbestleşme de bu sayede sekteye uğratılmış ve ölü doğduğu içindir ki ülkemizin coğrafi yapısına uygun, havacılıkta temel ihtiyaç olan ve küçük gövdeli uçaklarla yapılması planlanan bölgesel havacılığın da önü kesilmiştir.
Hac ve umre taşımalarında Saudia ile pilot eğitimi konusunda ABD’deki pilot okullarıyla işbirliği yaparak sektöre verdiği zarar yetmezmiş gibi bir de Türk havacılık sektörünün özel sektör eliyle gelişip kurumsallaşmasının önünü her seferde keserek tarihi bir suç işleyen THY’nin bu sektöre verdiği zararın da tarihi bir gün mutlaka yazılacaktır. Acı olan ise kimse bu Anadolu Jet’in nasıl kurulduğunu ve hangi yasal alt yapıya dayanarak ortaya salındığını ve iç hatlarda yıkıcı rekabet yaratılarak hava taşımacılığımızın geleceğinin nasıl karartıldığını sorgulayamamıştır. Örneğin aynı modeli Pegasus, Onur Air veya Atlas Jet’de  uygulamak isterse gerekli  izinleri alabilirlermi? Bunun mümkün olmadığını herkes  biliyor.
THY’nin bu günlere gelmesinde en önemli katkı, 2001 yılında günün Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş tarafından 2920 sayılı TSK’nun 25. maddesinin değiştirilerek fiyatların serbest bırakılması, SHGM’nin 2001 yılında JAA’ye tam üye olarak özellikle de bakım konusunda karşılıklı tanıma yetkisini alması, THY’nin tüm şanlı direnişine ve arkadan çevirdiği dolaplara rağmen Bakan Sayın Binali Yıldırım tarafından hava taşımacılığının serbestleştirilmesi ve THY’nin geçmişte başta Dr. Cem Kozlu, Yusuf Bolayırlı, Tezcan Yaramancı, Atilla Çelebi, vb yüzlerce uluslararası niteliğe sahip profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmesi ve temeli çok sağlam bir sistem kurulmasıdır ki bu sistem herşeye rağmen hala yıkılamamıştır. .
Onlar neyi eksik veya yanlış yapmıştı ki siz takunyalarınızla  apronda gezerken onları düzelttiniz. Ortada bir başarı varsa dahi bugünkü THY yönetiminin bunda hiçbir katkısı yoktur. Şuursuzca çok uçak satın alıp THY’yi borç batağına sokmayı başarı saymak her türlü izahtan varestedir. Yoğun borç ödemeleri başladığında herşey ortaya çıkacaktır. 2012 yılının ilk yarısında yaklaşık 1 milyar ABD doları zarar açıkladıktan sonra, bilançosunu bundan sonra TL yerine dolar olarak açıklayacağını (ne demekse !) ifade ederek bu zararı kamuoyunun dikkatinden kaçırmaya çalışan THY, bundan sonra isterse bilançosunu hokus pokus yaparak açıklasın. Artık milyonlarca ABD doları reklam bütçesi bile sizi başarılı göstermeye yetmeyecektir.
THY son yıllarda her ne kadar kendisine memur edemediği iki Sivil Havacılık Genel Müdürü’nü görevinden uzaklaştırmayı becermişse de birileri de ona, “ bana rağmen atattırdığın genel müdürünü de al Tandoğan’a git “ demek zorunda kalmıştır. Ancak eziyeti çeken havacılık sektörü ve SHGM çalışanları olmuştur. Sonuç olarak, İstiklal Marşımız kullanılarak yapılan bu reklamın temel amacı milli ve kutsal değerimiz olan İstiklal Marşımızı sulandırmak değilse -ki umarım öyle değildir-  bu reklamın benim için hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tek eksikliği mevcut THY yönetiminin yönetim biçimine uygun olarak bir kemençenin de enstrümanlar arasında yer almamasıdır !!!

Sayın Bakan Binali Yıldırım’ın  TUHESFO 2012 fuarının açılışında yaptığı  “fırsatçılık yapanların canlarına okuruz” açıklamasını yürekten destekliyor sonuçlarını sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle de bu açıklamadan THY’nin payına düşenlerin sonuçlarını da en kısa zaman içerisinde görmeyi arzu ediyoruz.