10 Nisan 2014 Perşembe

OKTAY ERDAĞI KİMDİR?

                                 

             

                                             ÖZ GEÇMİŞ

KİŞİSEL BİLGİLER


Adı Soyadı                    : Oktay ERDAĞI

Doğum Yeri ve Tarihi  : Kars-Arpaçay 02.01.1958
Adresi                           : …………………ANKARA
Mail                               : oktay.erdagi@gmail.com
Tel                                 :


EĞİTİM

  • Kars Alpaslan Lisesi (Fen Kolu 1974-75 Yaz Dönemi Mezunu)
  • Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü,
  • Ayrıca;
  • ABD George Washıngton Üniversitesinde,
  • ABD sivil Havacılık İdaresi (FAA) Akademisinde,
  • Brüksel’de bulunan Avrupa Sivil Havacılık Güvenlik Enstitüsünde (ECAC EASTİ)
  • Uluslararası Sivil Havacılık Örgütünde  (ICAO) Havacılık Emniyeti ve Güvenliği konularında eğitim aldı,
  •  Milli Güvenlik Akademisi 47. dönem mezunudur.

İŞ TECRÜBESİ

Devlet İş Tecrübesi:

 

1976 yılında Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nda işe başladı. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünde çeşitli kademelerde Şef, Uzman ve Şube Müdürü olarak görev yaptıktan sonra, sırasıyla Hava Ulaştırma Daire Başkanı,  Hava Etüt Plan Daire Başkanı, Hava Seyrüsefer Daire Başkanı ve Bakım ve Uçuşa Elverişlilik Daire Başkanlığı görevlerini dönüşümlü olarak ikişer kez yürüttü.  2005 yılında Sivil Havacılık Genel Müdür Yardımcı olarak atandı. 1992 yılından başlayarak,  Uluslararası Hava Limanlarında uygulanmakta olan SLOT merkezinin kurulmasına katkıda bulundu. 2006 yılında yeniden yapılandırılan SLOT merkezinde 2008 yılına kadar da SLOT Koordinatörü olarak görev yaptı. 


Ayrıca, Milli Sivil Havacılık Güvenlik Programı gereğince oluşturulan  “Milli Sivil Havacılık Güvenlik Kurulu”, “Eğitim Araştırma ve Denetleme Uzmanlar Kurulu” üyeliği yaptı. SHY-6A ve SHY-14 A Yönetmeliği gereğince Havayolu ve Havaalanı İşletme İzin taleplerini incelemek üzere oluşturulan “İnceleme Komisyonu” üyeliği, hava aracı kazalarını araştırmak üzere oluşturulan Kaza Kırım İnceleme Komisyonu Üyeliği’nin yanı sıra “Hava Nakliyatını Kolaylaştırma Komitesi” (HANKOK) başkanlığı görevlerin de yürüttü.

Görevi süresince sivil havacılık  emniyeti ve güvenliği ile SLOT konularında yaptığı başarılı çalışmalar nedeniyle dönemin Sayın Bakanları ve Genel Müdürleri tarafından, plaket, teşekkür ve takdirname ile taltif edildi. 0cak 2008 yılında kendi isteği ile emekli oldu. Devlette toplam 32 yıl çalıştı.







Özel Sektör İş Tecrübesi:

 

 2008 yılından başlayarak sırasıyla İstanbul’da aynı gruba bağlı olan Aviation Managmenet Solutions havacılık danışmanlık şirketinde, MY TECHNIC Uçak Bakım Şirketinde ve ACT Hava Yolları Kargo Şirketinde ve başka bir gruba bağlı olan SAGA Hava Yollarında Danışman olarak çalıştı.  2011 yılından itibaren de Koçoğlu  Gruba bağlı, SKYLINE  Ulaşım Ticaret A.Ş.’de Yönetim Kurulu Danışmanı, Çukurova Hava Limanı A.Ş.’de ve Koçoğlu Çukurova Serbest Bölge Yapım ve İşletim A.Ş’de Yönetim ve İcra Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadır.


SERTİFİKALAR 


1-    “International Training Course in Civil Air Transport”
 Uluslar arası Sivil Hava Taşımacılığı Kursu (Pakistan JİCA)
2-    “Civil Aviation Security Surveyr and Inspections Course”
  Sivil Havacılık Güvenlik Teknik Denetleme Kursu (FAA)
3-    “Civil Aviation Security Training – The – Trainer Course”
  Sivil Havacılık Güvenliği Eğitimcilerin Eğitimi Kursu (FAA)
4-    “ICAO Aviation Security Instructor Course”
 Havacılık Güvenliği Öğretmenliği Kursu (EASTI-ICAO)
5-   “Joint Aviation Authorities   JAR-OPS  Course”   (JAA)
6-   İngilizce Dil Kursu (İngiliz Kültür Merkezi)
7-     İngilizce Dil Kursu (PTT Eğitim Merkezi)
8-     İngilizce Dil Kursu (TÖMER)

KATILDIĞI BAZI  ÖNEMLİ  ULUSLARARSI TOPLANTILAR:

Türkiye ile başta Türk Cumhuriyetleri, Birleşik Devletler Topluluğu, Avrupa, Orta Doğu, Afrika, ABD ve Kuzey Amerika  olmak üzere bir çok ülke ile yapılan İkili Hava Ulaştırma Anlaşması müzakereleri ve sivil havacılık görüşmelerinde bulundu. Türkiye’nin Afrika’ya açılım politikaları doğrultusunda havacılık politikalarının oluşturulmasına katkı sağladı.

ABD Sivil Havacılık İdaresi  FAA uzmanları ile birlikte ülkemizdeki sivil havaalanlarında güvenlik konusunda inceleme ve değerlendirme toplantıları ile hava alanlarımızda görev yapan personelin eğitilmesi ve sertifikalandırılması,  KKTC Ercan havaalanı ve Azerbaycan Bakü havaalanının güvenlik yönünden incelenmesi ve görev yapan personele eğitim verilerek sertifikalandırılması çalışmaları, Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC) uzmanları tarafından Atatürk Hava Limanında yapılan denetim, Havacılık Otoriteler Birliği (JAA) uzmanları tarafından ülkemizde rutin olarak yapılan MAST ve OPS denetimlerinde ülke koordinatörü, ECAC Güvenlik Sorunları Çalışma Grubu toplantısı ve ICAO’ 10 ve 11 AVSEC paneli, ICAO 32 ve 33. Genel Kurulu ve ICAO Bakanlar Konferansı, ICAO ve ECAC’ ta yapılan havacılık konularındaki çeşitli toplantılara ülkemiz adına katıldı.

Ayrıca,  Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) ve Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC) nezdinde oluşturulan “Sivil Havacılık Güvenliği Çalışma Grubu” üyeliği ve Avrupa Seyrüsefer Emniyeti Teşkilatı (Eurocontrol) da PC ve PCC  Toplantılarında ülkemizi temsil etti.


KATILDIĞI BAZI ÖNEMLİ MEVZUAT ÇALIŞMALARI:
1-    Havaalanları Yer Hizmetleri Yönetmeliği (SHY-22),
2-    Havaalanları Yer Hizmet Türleri ve Detayları Talimatı,
3-    Milli Sivil Havacılık Güvenlik Programı,
4-    Milli Sivil Havacılık Güvenlik Eğitim Programı,
5-    Sivil Hava Meydanları, Limanlar ve Sınır Kapılarında Güvenliğin Sağlanması ve Hizmetlerin Yürütülmesi Hakkında Yönetmelik,
6-    Ulaştırma Araçlarının Kaçırılmasına Karşı Alınacak Tedbirlere İlişkin Direktif,
7-    Yasadışı Müdahale Eylemlerine Karşı Yapılacak İşlerin Yönetimi Talimatı,
8-    Havaalanlarında SLOT uygulanması talimatı,
9-    Yolcu Mağduriyetinin Önlenmesi Talimatı,
10-  Uçakların Aşırı Yüklenmemesi Konularında Yapılan Mevzuat,
11-  Hava Kargo Acenteleri’nin görev yetki ve sorumluluklarını belirleyen talimat,
12- Hava Alanı Yapım İşletim ve Sertifikalandırma Yönetmeliği (SHY-14A),
13- Ticari Hava Taşıma İşletmeleri Yönetmeliği (SHY-6A),
14- Hava Nakliyatını Kolaylaştırma Yönetmeliği (SHY-9A),
15- Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünün Teşkilat Kanunu.
16- SHGM Uzman ve Uzman Yardımcılığı Yönetmeliği,
17- SHGM Teknik Denetleme Yönetmeliği,

KONUŞMACI OLARAK KATILDIĞI ÖNEMLİ SEMPOZYUM VE SEMİNERLER:

1-    Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu “Sivil Havacılık                                                                                                                                                                      Sempozyumu”,
2-    Milli Güvenlik Akademisi “Türk Sivil Havacılığı”,
3-    TÜRSAB “Atatürk Havalimanının Sorunları”,
4-    Atatürk Havalimanı Mülki İdare Amirliği “Atatürk Havalimanının Güvenlik Sorunları”,
5-    TBMM Dış İşleri Komisyonu “Yurt Dışında Yaşayan Vatandaşlarımızın Ülkemize Geliş/Gidişte Karşılaştıkları Sorunlar”,
6-    TRT INT Televizyonu “Yolcu Mağduriyetinin Önlenmesi İçin Alınan Önlemler”
 ve “ havaalanlarımızda alınan güvenlik önlemleri “,
 7-   Sivil Havacılık 2000 sempozyumu,
 8-  1. Yüksek Havacılık Şurası,.
9-     Sivil Havacılık Sempozyumu 2001,
10-   7, 8 ve 9. Beş Yıllık Kalkınma Planları,
11- 2. Turizm Şurası,
12- TÜBİTAK Vizyon 2023 Bilim ve Teknolojileri Projesi,
13- 1,2,3,4,5,6,7,8 ve 9. Ulaştırma Şurası,

ÇEŞİTLİ SİVİL HAVACILIK DERGİLERİNDE YAYINLANAN MAKALELERİ:

1-    Türk Sivil Havacılığı,
2-    Türk Sivil Havacılığı ve Kars Havaalanı,
3-    Havaalanlarının Sorunları ve Yolcu Mağduriyetine İlişkin Alınan Önlemler,
4-    Sivil Havacılığımızı Düzenleyen Çok Taraflı Anlaşmalar,
5-    Sivil Havacılık Güvenliği,
6-    Dünya’daki Globalleşmenin Türkiye’ye etkileri,
7-    Bölgesel Hava Taşımacılığının Turizmin Çeşitlendirilip Yaygınlaştırılmasına katkısı,
8-    SLOT ve Ülkemizdeki uygulamaları,
Ayrıca;  Çeşitli dergilerden yayınlanan ve http://havadaahkam.blogspot.com.tr/  toparlanan  havacılıkla ilgili  çeşitli makaleler.

DİĞER

Kars Kalkınma Vakfı Kurucu Üyesidir ve Yönetim Kurulu Üyeliği Yaptı.

Türk Havacılığını Geliştirme Vakfı Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Genel Sekreteridir. 

26 Eylül 2013 Perşembe

THY PİLOTLARI İÇİN LÜBNAN’A YAPTIRIM UYGULANMALI


Lübnan’da THY’nin iki pilotunun kaçırılmasının Türk sivil havacılığına yapılmış yasa dışı müdahale olduğunu ve Lübnan’a yaptırım gerektirdiğini iddia etti.
THY pilotlarının Lübnan’da kaçırılması ile ilgili farklı bir iddia ortaya atıldı. SHGM eski Genel Müdür Yardımcısı Oktay Erdağı, pilotların kaçırılmasından sonra Lübnan’a yaptırım uygulanması gerektiğini kaydederek, “ Her ülkenin hava aracı ve onun mürettebatı bir başka ülkeye giderken gittiği ülkenin, Birleşmiş Milletlerin (BM)  ve BM’nin bir alt kuruluşu olan Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ICAO’nun güvencesi ve teminatı altında gitmektedir. Gerek her iki ülkenin tarafı olduğu başta Şikago Konvansiyonu ve diğer uluslararası sözleşmeler ve gerekse de iki ülke arasındaki mevcut ikili hava ulaştırma anlaşması Lübnan’a sefer yapan başta THY olmak üzere tüm Türk hava araçlarının ve bunların mürettebatlarının güvenliğinin sağlanması konusunda Lübnan’ın sorumluluklarını çok açık olarak belirlemiştir” dedi.
Erdağı, ICAO’nun ülkeler arasında yapılan hava ulaştırma anlaşmalarında yer alan sorumluluk maddelerini sıraladı ve bu sorumlulukların yerine getirilmesinin evrensel bir kural olduğunu kaydetti.
İşte Erdağı’nın iddiasına dayanak olarak gösterdiği o maddeler:
1. Akit Taraflar, uluslararası hukuka göre mevcut hak ve yükümlülüklerine uygun olarak, sivil havacılık güvenliğinin yasadışı müdahalelere karşı korunması amacıyla birbirlerine karşı üstlendikleri yükümlülüğün, bu anlaşmanın ayrılmaz bir parçasını teşkil ettiğini teyit ederler. Akit taraflar, uluslararası hukuka göre mevcut haklarının ve yükümlülüklerinin genel niteliklerini kısıtlamaksızın, özellikle 14 Eylül 1963 tarihinde Tokyo’da imzalanan Hava araçlarında İşlenen Suçlar ve Diğer Bazı Eylemlere ilişkin Sözleşme, 16 Aralık 1970 tarihinde Lahey’de imzalanan Hava araçlarının Yasadışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesine İlişkin Sözleşme, 23 Eylül 1971 tarihinde Montreal’de imzalanan Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı İşlenen Suçların Önlenmesine ilişkin Sözleşme ve 24 Şubat 1988 tarihinde Montreal’de imzalanan Uluslararası Sivil Havacılığa Hizmet Veren Hava Limanlarında Yasadışı Şiddet Eylemlerinin Önlenmesine ilişkin Protokol, 1 Mart 1991’de Montreal’de imzalanan Plastik Patlayıcıların Teşhisi Amacıyla İşaretlenmesi Sözleşmesi veya Akit Tarafların taraf oldukları sivil havacılık güvenliğine ilişkin diğer herhangi bir sözleşme hükümlerine uygun hareket edeceklerdir.

2. Akit Taraflar; sivil hava aracının yasadışı yollarla ele geçirilmesini önlemek, bu hava aracının, yolcularının ve mürettebatının, havaalanlarının ve hava seyrüsefer tesislerinin emniyetine karşı diğer yasadışı eylemleri ve sivil havacılığın güvenliğine ilişkin diğer herhangi bir tehdidi bertaraf etmek üzere, talep halinde birbirlerine gerekli her türlü yardımda bulunacaklardır.
3. Akit Taraflar karşılıklı ilişkilerinde, Akit Taraflara uygulanabilir olduğu ölçüde, ICAO tarafından konulan ve Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesine Ek olarak kabul edilen tüm havacılık güvenliği standartlarına ve tavsiye edilen uygulamalara uygun olarak hareket edeceklerdir. Akit Taraflar, kendi tescilindeki hava aracı işletmecilerinin veya işyeri merkezi ülkelerinde bulunan veya ülkelerinde sürekli mukim olan hava aracı işletmecilerinin ve ülkelerindeki havaalanı işletmecilerinin Akit Tarafları bağlayan bu tür havacılık güvenliği hükümlerine uygun hareket etmelerini talep edeceklerdir.
4. Akit Taraflardan her biri; söz konusu hava aracı işletmecilerinin, diğer Akit Tarafın ülkesine giriş için, bu ülkeden çıkış için veya bu ülkede kalınan süre zarfında diğer Akit Tarafça, yukarıda yer alan (3.) paragrafta atıf yapılan havacılık güvenliği hükümlerine uymalarının istenebileceği hususunda mutabıktır. Akit Taraflardan her biri, kendi ülkesinde hava aracının güvenliğinin sağlanması, yolcuların, mürettebatın el bagajlarının, genel bagajın, kargo ve hava aracı levazımatının yükleme ve boşaltma öncesinde ve sırasında kontrolü amacıyla yeterli tedbirlerin alınmasını ve etkin şekilde uygulanmasını sağlayacaktır. Akit Taraflardan her biri, belirli bir tehdidin bertaraf edilmesi amacıyla diğer Akit Tarafın makul özel güvenlik tedbirleri alınması yolunda yapacağı herhangi bir talebi olumlu şekilde dikkate alacaktır.

5. Sivil hava aracının yasadışı yollarla ele geçirilmesi olayı veya bu doğrultuda bir tehdidin vuku bulması veya bu hava aracının, hava aracının yolcularının ve mürettebatının, havaalanlarının veya hava seyrüsefer tesislerinin emniyetine yönelik diğer yasadışı müdahalelerin meydana gelmesi halinde Akit Taraflar, haberleşmede ve bu tür bir olayın veya olay tehdidinin insan hayatı konusunda riski asgariye indirmek suretiyle süratli ve emniyetli biçimde sona erdirilmesini amaçlayan diğer uygun tedbirlerin alınmasında kolaylık sağlayarak birbirlerine yardımcı olacaklardır.
6. Her bir Akit Taraf, kalkışı insan hayatını korumak için gerekli olmadıkça, kendi ülkesine iniş yapmış olan yasadışı yollarla ele geçirilmiş veya diğer yasadışı müdahale eylemlerine maruz kalmış bir hava aracının, uygun olduğu takdirde, yerde kalmasını sağlamak üzere gerekli önlemleri alacaktır. Mümkün olduğu durumlarda bu tip önlemler karşılıklı istişare temelinde alınacaktır.
Erdağı sözlerine şöyle devam etti:
“Bütün bu uluslar arası kurallara rağmen THY’nin kaçırılmış bulunan pilotları sorunun Dışişleri Bakanlığımız tarafından BM, SHGM tarafından ICAO, THY tarafından IATA ve TALPA tarafından IFALPA gündemine taşınarak gerekli olan uluslar arası duyarlılığı yaratamamış olmasını devletimizin büyük bir eksikliği olarak gördüğümü ifade etmek isterim. Bölgesinde büyük bir güç olan Türkiye’nin iki pilotunun haftalar önce kaçırılmış olmasına rağmen ilgili kurum veya kuruluşları harekete geçirememiş olmasını üzüntüyle karşılıyorum. Büyük ülkenin Dışişleri Bakanlığı, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü ve Milli Hava Yolu olmanın da büyük sorumluluklarının olduğunun bilinmesi gerekir diye düşünüyorum. Türkiye’nin ve onun ilgili kurumlarının bu olay karşısında aciz duruma düşmüş havası vermesini içimize sindirmemiz mümkün değildir. Derhal söz konusu Uluslararası kuruluşlar devreye sokulmalı ve uluslararası sorumluluklarını yerine getirmediği için Lübnan gerekli cezai müeyyide uygulanmalıdır.”


20 Haziran 2013 Perşembe

İSİM DEĞİŞTİRME VE ZULÜM ETME HASTALIĞI

Ogün ŞANLI

Farkında mısınız bilmiyorum? Genetik bilimi bile iki toplumsal hastalığımıza çare bulamadı. Tıp ve tıp teknolojisindeki baş döndürücü gelişmelere ve ARGE’ye yapılan milyarlarca dolarlık yatırımlara rağmen biz Türklerin iki hastalığına çözüm bulunabilmiş değil. Görünen şudur ki, kanserin her türüne çare bulunsa bile bizim bu hastalıklarımıza çare bulunması imkan dahilinde görülmemektedir.
Kangrene dönüşen bu hastalıklarımızdan birisinin isim değiştirme hastalığı olduğunu biliyorsunuz. İttihat ve Terakki’den beri; illerin, ilçelerin, köylerin, mahallelerin, caddelerin, sokakların, okulların, camilerin, dağın, taşın, toprağın velhasılı kelam kafamızı değiştirmek yerine her şeyin ismini değiştiriyoruz.
Benim babam ve annem Kars’ın Zarşat kazasının Kızılçakçak nahiyesinin Uzunkilse köyünde doğmuşlar. Ama ben isim değişikliklerinin mağduru olarak Kars’ın Arpaçay kazasının Akyaka nahiyesinin Esenyayla köyünde dünyaya gelmişim. Mekan aynı mekan ama isimleri değişmiş. Bizim köyün ismiyle birlikte Kızılçakçak’a bağlı 21 köyün ismide bir gecede değiştirilmiş. Benim annemin ve babamın babası da yine Zarşat’ın Sosgirt köyünde doğmuşlar ama onların mezarları şu anda Arpaçay’ın Taşdere köyünde… Yine aynı mekan, farklı isim. Çünkü Sosgirt’in ismi de Taşdere olarak değiştirilmiş. Bu isim değişiklikleri yaklaşık 50 yıl önce yapılmış olmasına rağmen, yarattığı kafa karışıklığı hala devam ediyor. Benim bu isim değişiklikleriyle hep başım belada olmuştur. Çok yakın arkadaşlarımın oturduğu Ankara Bahçelievler’deki 1’inci caddenin ismi Taşkent caddesi, 3’üncü caddenin ismi de Azerbaycan caddesi olarak değiştirildiği için sık sık adres mağduru olmak zorunda bırakıldım.
Bizim yöremizdeki 1’inci ve 2’inci kuşak hala Kars’ın kazaları, nahiyeleri ve köylerini eski isimleriyle bilir ve tüm konuşmalarında da eski isimleri kullanır. 3’üncü ve 4’üncü kuşak ise- ben de dahil- çoğu kimse eski isimleri bilmez , hatırlayamaz ve bu konuda kuşaklar arasında çok büyük kültür çatışması yaşanır. Örneğin yaklaşık 60 yaş civarında bir Karslı ile karşılaştığımda “Sen nerelisin, kimlerdensin?” diye bana sorduğunda ben önce “Akyaka’nın Esenyayla köyündenim” diye cevap veririm. Tabi adam beni tanıyamaz. Ben de adamın anlayabileceği şekilde yeniden kendimi tanıtmak zorunda kalırım. “Ben Kızılçakçak’ın Uzunkilse köyündenim ve Sosgirtlilerdenim ” deyince adam hemen beni tanır ve ailemize mensup onlarca adamdan bahsetmeye başlar.
Bu isimleri kim veya kimler, neden değiştirir? Belki bazı isim değişikliklerinin haklı gerekçeleri de vardır. Hatta bazı değişiklikler belki bu günün yanlışı olmakla beraber o günün doğrularıdır. Ama bence “kafamızı değiştiremediğimiz için” bu işlerle çok uğraşıyoruz.
Son zamanlar da durmadan okulların ve camilerin isimlerini değiştirmeye başladık. Görenler de sanacak ki hala yerleşik bir toplum olamadık, hala göçebe bir toplum olarak yer değiştiriyoruz. Özellikle de yeni bir eser yaratıp arzu ettiğimiz isimi ona vermek yerine mevcut olan eserin ismini değiştirme hastalığımızın tedavisinin mümkün olduğu gün çağ atlayacağımızdan emin olabilirsiniz.
Bir ikinci hastalığımızın da bu toplumun kıt kanat yetiştirdiği yazar, çizer, şair, öğretmen ve diğer aydınlarımıza zulüm etme hastalığımızdır ki bu hastalığımızı tarih bile yaza yaza bitiremedi. Osmanlı döneminde kaç padişahımızın kaç kardeşini, oğlunu, sadrazamını vb öldürttüğü tartışılmaya ve araştırılmaya dursun, Cumhuriyet döneminde de bu hastalığımızın karakter değiştirerek bir başka şekilde devam etmesi gerçekten de araştırılmaya değer bir genetik hastalıktır. Hemen hemen hapishane koridorlarından geçirmediğimiz yazarımız, çizerimiz ve aydınımız yok gibi. Olsa bile onları da bir başka toplumsal baskı, işkence ve zulümden geçirdiğimizden eminim.
Özellikle de siyasi hırs uğruna gözümüzü kırpmadan astığımız Rahmetli Adnan Menderes ve 3 arkadaşı ve yapılan her askeri darbelerden sonra astığımız onlarca genç fidanın ahını almış bir toplum olarak bunların hesabını gelecek kuşaklara kim nasıl verecek ben de merak ediyorum.
Geldiğimiz noktada yeni keşfettiğimiz askerimize zulüm etme hastalığımızın son örneği olan Ergun Saygun Paşamız ve başta eski genelkurmay başkanlarımız ve kuvvet komutanlarımız olmak üzere yaklaşık 400 muvazzaf ve emekli subayımıza gerekçesi her ne olursa bu yaptıklarımızın hesabını bu dünyada veya öbür dünyada kim nasıl verecek gerçekten merak etmemek elde değil.
Askerlerimize yaptığımız bu zulmün bonusu olarak zulüm ettiğimiz başta Prof. Fatih Hilmioğu, Mehmet Haberal ve Prof. Kemal Gürüz gibi hocalarımız olmak üzere diğer tüm hocalarımız ve aydınlarımıza bu yapılanların herhangi bir haklı açıklaması olamaz. İzleyenler de sanacak ki biz her konuda yüzbinlerce bilim adamı veya hoca yetiştirmişiz bu zulüm ettiklerimiz de bunların zekatı. Üniversitelerde ders verecek hoca bulamıyoruz, kendimizce bir gerekçe bularak olan hocalarımızı da kodese tıkmışız. Ben, Allah cümlemize akıl ihsan eylesin demekten başka bir şey bulamıyorum. Bulan varsa buyursun söylesin biz de ikna olalım.

Prof. Fatih Hilmioğlu, Ergun Saygun, İlker Başbuğ ve diğer hocalarımızın ve askerlerimizin bu ülkeden kaçmayacaklarına veya delilleri karartmayacaklarına bu ülkenin vicdan sahibi milyonlarca vatandaşının kefil olacağından herkes emin olabilir. Her konuda boş işler için anket yapan veya yaptıran tüm kurum veya kuruluşlarımızı bu konuda göreve çağırıyorum.

ŞANGHAY BEŞLİSİ

Ogün ŞANLI

1980’li yıllarda eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasını müteakip Varşova Paktı’nın da yıkılmasıyla NATO’nun da artık eski gücünden ve işlevinden uzaklaştığı ve yeni roller üstlendiği bir gerçektir. Soğuk savaş döneminin vazgeçilmez askeri birliği olan NATO’nun artık varlık nedeni sorgulanmaya başlanmıştır. Son zamanlarda artan uluslar arası terör olaylarına karşı etkin rol oynama ve doğal afetlere müdahale gibi görevleri de üslenen NATO’nun neden hala genişlemeye devam ettiği de bir muamma.
Soğuk savaşın sona ermesiyle bütün dünyada ekonomik birlikler daha da önem kazanmış ve bir çok bölgesel ekonomik iş birliği örgütleri kurulmuştur. Başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere bu işbirliği örgütleri artık dünya ekonomisi ve onun yönetiminde büyük roller üslenmeye başlamıştır. Ayrıca bu tür örgütlerin küreselleşmenin ülkelere olabilecek kötü etkilerinin en aza indirmesi amacıyla da çok önemsendiği bilinmektedir.
Son zamanlarda gerek Türk kamuoyu gündeminde gerekse de dünya gündeminde ön plana çıkmaya başlayan Şanghay İşbirliği Örgütü(ŞİÖ) adını örgütün ilk toplandığı yerden Şanghay’dan almaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın 1996′da yılında oluşturdukları yapılanma Şanghay Beşlisi olarak anılıyor. Bu örgüt 2001′de Özbekistan’ın katılımıyla üye sayısını altıya çıkartmıştır.
Haziran 2001′de üye devletler Rusya’nın Saint Petersburg kentindeki zirvesinde örgütün amaç, prensip, yapı ve işleyişini belirleyen ŞİÖ beyannamesini imzaladı. Ayrıca zirvede bir “anti-terör ajansı”nın kurulmasını öngören bir anlaşma daha imzalandı.
Türkiye 2012′de, Şangay İşbirliği Örgütü’ne(ŞİÖ) diyalog ortağı olarak katıldı. Katılım sonrası kararı değerlendiren dünyanın bir çok ülkesindeki stratejistler bu kararın hem ŞİÖ hem de Türkiye açısından bir devrim niteliğinde olduğunu belirttiler. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin ŞİÖ’nün de bir şekilde içerisinde bulunması tüm dünyada dikkatle izlenmekte ve bu işbirliğinin nasıl şekilleneceği de merak edilmektedir.
Dünya petrol üretim ve kullanım pazarının yarısından fazlasını elinde bulunduran Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan’ın gözlemci olarak bulunduğu örgütte, şimdilik dünyadaki tek kutupluluğun tek temsilcisi durumunda olan ABD’ye karşı etkili bir karşıt kutup oluşturabileceği değerlendirilmektedir. Gerek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, gerekse de Çinli yetkililerinin sık sık vurguladıkları “Tek kutuplu dünya kabul edilemez” açıklaması, örgütün vizyonunu ve misyonunu da özetlemektedir.
ŞİÖ’nün kuruluş amaçlarından birisinin de dünya nüfusunun 1/4′ünün yaşadığı coğrafyada, en büyük güvenlik tehditleri olarak deklare ettikleri terör, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele olduğu için terör ve bölücülük hareketleriyle aynen bizim olduğumuz gibi başı belada olan birçok ülkede örgütün çalışmaları yakinen izlenmekte ve taktir edilmektedir. Özellikle bazı AB üyesi ülkelerin Türkiye’ye yönelik terör hareketlerine ev sahipliği yapması ve teröristleri koruyup kollaması bu ülkelere karşı halkın güven duygusunu zedelediği için de ŞİÖ’ye karşı halkın teveccühünün artarak devam ettiğini göstermektedir..
ŞİÖ’nün öncelikli olarak üye ülkelerin Orta Asya güvenliği ile ilgili sorunlarına eğilme amacında olduğu anlaşılmakla beraber, başlıca tehditler olarak terörizm ve bölücülüğü gösterdiği ve bu amaçla Bölgesel Antiterörizm Yapısı (RATS) kurduğu bilinmektedir. Ayrıca , ŞİÖ antiterörizm kapsamı altında uluslararası uyuşturucu suçlarıyla mücadele etme planını da açıklamış durumdadır.
Bunun yanı sıra ŞİÖ’nün askeri bir blok olma niyetinin bulunmadığı da sık sık kamuoyuna açıklanmaktadır. Bu maksatla üye devletlerin 2003 yılında ekonomik işbirliğini genişletme amacıyla bir çerçeve anlaşması imzaladığı ve bölgede ticaretin geliştirilmesi için bir an önce tedbirlerin alınması gerektiği ve uzun vadede bir serbest ticaret bölgesi oluşturulmasının hedeflendiği bilinmektedir.
Ayrıca ŞİÖ’nün ortak enerji projelerine öncelik tanıyacağı açıklanmış, özellikle de petrol ve gaz sektörüyle ve su kaynaklarının ortak kullanımı üzerinde durulacağı belirtilmiştir. Ortak projelerin finansmanı için bir ŞİÖ İnterbankı’nın kurulması kabul edilmiş, bir “Enerji Kulübü” kurulması konusunda planlar yapıldığı ancak bu çalışmanın henüz tamamlanamadığı da bilinmektedir. Son zamanlarda kültürel işbirliğinin de ŞİÖ çerçevesine dahil edilmesiyle örgüte yeni bir boyut kazandırılmıştır.
Eski Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya’nın öncülüğünde kurulan Birleşik Devletler Topluluğu’na Türkiye’nin de üye olmasının çok yararlı olacağı ve özelliklede bu topluluğa üye olan diğer Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini bu şekilde daha da geliştirebileceğini düşünen birkaç arkadaş geçmişte bu konuyu kendi aramızda çok uzun tartışmıştık. Bu konudaki fikirlerimizi her platformda dile getirerek bu fikrin yaygınlaşmasına çalıştık ancak çok da başarılı olduğumuz söylenemez. Ben şahsen bu konuda hala aynı fikirdeyim.
Son zamanlarda Sayın Başbakan’ın açıklamalarıyla kamuoyunda tartışılmaya başlanan ŞİÖ’ye Türkiye’nin üye olması konusunu şahsen çok önemsiyorum. Umarım ki tarihi her ne olura olsun bu gerçekleşir. Türkiye’nin menfaatlerinin bu yönde olduğuna inanıyorum. Bu örgütün AB’nin alternatifi olmadığını herkes biliyor.
Ancak unutmamak lazım ki 50 yıl önce resmi başvurumuzu yaptığımız AB’de de Türkiye’nin üyeliğine karşı çok şiddetli bir direnç oluştuğu için yakın bir gelecekte bunun mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’nin bu konuda artık yorulduğunu ve Türk kamuoyunun bu konudaki inancını da kayıp ettiği bir gerçektir.

AB’nin tüm standartlarının eksiksiz olarak ülkemizde uygulanmasına hiç tereddütsüz evet. Ancak AB’nin yıllardır Türkiye’ye ve Türk halkına gösterdiği kabul edilemez aşağılık muameleye hayır. ŞİÖ’ye en kısa süre içerisinde üyeliğe evet. Ancak sırtımızı AB’ye dönmemize hayır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ‘biz istemezük’cülere inat biz isterük.

DÜN TSK YARDAKÇILIĞI BUGÜN ASKER DÜŞMANLIĞI

Ogün ŞANLI

Gerek resmi olarak yapılan açıklamalardan gerekse de basından izlediğimiz kadarıyla şu anda içerisinde çok sayıda general ve amiralin de bulunduğu Ergenekon, Balyoz ve Askeri casusluk davası başta olmak üzere 400 muvazzaf ve emekli subayın yaklaşık dört yıldan beri tutuklu bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu askerlerin 250’sinin muvazzaf asker olması ülke güvenliği ile de doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum.
Dünyadaki mevcut sorunlu bölgelerin ¾’nün ülkemizin de bulunduğu bu belalı coğrafyada veya ülkemizi de etkileyebilecek bir alanda bulunması ve Orta Doğudaki son gelişmeler de dikkate alındığında bu durumun ülkemiz açısından ne anlama geldiğinin bu konunun uzmanları tarafından tartışılması gerekirken bu konu açıldığında büyük bir çoğunluğun ya susup yere bakması yada ben almayayım kalsın demesi ülkemiz bakımından çok manidardır.
Özellikle de yıllarca terörle mücadele eden ve bu maksatla yıllarca evinden çolundan çocuğundan uzak kalan şu anda onları suçlayanların zevk sefa alemi içerisinde ve sıcak evlerinde uyurken onların dağ başlarında kar kış yağmur demeden ülkenin bölünmemesi için verdikleri mücadeleyi tüm dünya biliyorken bizim bunları görmezlikten gelerek onlara zulüm etmeye ne hakkımız var anlamak mümkün değil.
Çolunun çocuğunun doğumunda yaş gününde bayramda seyranda bile ev yüzü görmeyen bu kahramanları kim neyle suçlarsa suçlasın bunlar bu ülkenin biz mütedeyyin vatandaşları gözünde hep kahraman olarak kalacaktır. Bunları bizim gözümüzde kimse küçük düşüremez bunların tek bir teline helal gelmesine asla ve asla gönlümüz razı gelemez. Bu hep böyle biline. Biz dönüp dolaşıp adaletin yerini bulacağına olan inancımızı hep korumak istiyoruz. Umarız ki bu inancımız sarsılmaz.
Tabi ki bu ülkede her kim suç işlemişse onun yargılanmasına ve gerekli cezai müeyyidenin uygulanmasına kimsenin bir ihtirazı olamaz. Ancak insanları önce içeri koyup sonra da sen bekle ben sana suç bulmaya çalışacağım anlayışının vicdanları yaraladığı da bir gerçek. Bu kadar uzun tutukluluk süresi ve açıklanan gerekçeler bir kısım çevreler hariç kimseyi tatmin etmiş değil.
Bu askerlerin suçlandığı konularda sivil yöneticilerin bu ülkeyi çok kötü yönetmesinin veya bu ülkenin yüzlerce gazetecisi, iş adamı ve aydının bunları teşvik etmesinin hiç mi payı yok? varsa onlar nerede. O gün TSK’ya yardakçılık yapanların ve onların arkasına sığınarak onları iktidara karşı kışkırtanların şimdi de mevcut iktidara yardakçılık yaptığını ve tam tersi İktidarı TSK’ya karşı kışkırttıklarına görmeyecek kadar kör olduğumuz mu sanılıyor.
Televizyonlarda şurasını burasını patlatarak TSK hakkında yalan ve düzmece suçlamalar yapan nevi şahsına münhasır çakma gazeteciler ve medya mensupları biz sizi çok iyi tanıyoruz. Sizin TSK üzerinden mevcut siyasi iktidardan nemalanmaktan başka bir derdiniz olamaz. Sizin Ata babalarınızın da rahmetli Menderesin örtülü ödeneğini tırtıklayıp onun başını belaya soktukları daha yeni umumi efkara açıklandı.
Özellikle de Donanma komutanı Oramiral Nusret Güner’in askeri casusluk
davası sonrası istifa etmesi bu konuyu yeniden gündeme taşımış ve bu olay ordunun üst yönetiminde yeni bir krize neden olurken Sayın Başbakan da önceki gün ‘Terörle mücadele edecek komutan bulamıyoruz’ diyerek konuya yeni bir boyut kazandırmıştır.
Cezaevinden bulunan komutanlar arasında; Emekli Orgeneral İlker Başbuğ (Eski Genelkurmay Başkanı), Emekli Orgeneral Özden Örnek (Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı), Emekli Orgeneral İbrahim Fırtına (Eski Hava Kuvvetleri Komutanı), Emekli Orgeneral Şener Eruygur, (Eski Jandarma Genel Komutanı, Emekli Orgeneral Çetin Doğan (Eski 1. Ordu Komutanı), Emekli Orgeneral Hurşit Tolon (Eski 1. Ordu Komutanı), Emekli Orgeneral Ergun Saygun (Eski 1. Ordu Komutanı), Emekli Orgeneral Şükrü Sarıışık (Eski MGK Genel Sekreteri)’nin yanı sıra 36 muvazzaf general ve amiralin de bulunması ve bunların terör örgütüne üye olmaktan yargılanması konusunu bu toplum ileri de doğacak çocuklarına nasıl anlatacak gerçekten de izah edilmesi mümkün olmayan bir durumla karşı karşıyayız. Bu suçlamanın bile çok haysiyet kırıcı olduğu ve suçlananların onurlarını ve gururlarını rencide edici olduğunu anlamak için piskolok olmaya gerek var mı bilmiyorum.
Mahkemeler tarafından açıklanan gerekçelerin tarafları, onların avukatlarını ve bu ülkenin normal vatandaşlarının büyük bir çoğunluğunu tatmin etmemesi, sanıklar hakkında toplanan delillerin büyük bir çoğunluğunun yasal olmayan yollardan elde edilmesi ve sanıklar lehine olabilecek hiçbir delile iddianamede yer verilmemiş olmasının büyük mağduriyetler yarattığı yönünde yaygın kanaat oluşmuştur.
Yöneticilerimiz tarafından sık sık kullanılan ‘falan komutan hani sen falan büyüğümüzü görünce ayağa kalkmamıştın ya, feşmekan komutan hani sen falan devlet büyüğümüzün eşinin elini sıkmamıştan ya, zatı muhterem komutan hani sen MGK Toplantısında bizim elimizi sıkmamıştın ya veya falan adam biraz sözlerine dikkat et o adamda senin gibi konuşuyordu ama şimdi Silivri’de vb’ suçlayıcı açıklamaların da çoğunluğu tatmin etmekten uzak olduğu gibi vicdanları yaraladığından da emin olabilirsiniz. Böyle suç mu olurmuş.
Donanmamızda bulunan gemileri, firkateyinleri ve deniz altılarını turistik amaçlar için kullanamayacağımıza ve terörle mücadeleyi herhangi bir kurum veya kuruluşa taşere edemeyeceğimize göre bizim bu TSK’ya ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum.
Son zamanlarda TSK’nın dünyadaki mevcut orduların tamamıyla her konuda yarışacak uluslararası bir marka haline geldiğini ve bunun da tüm Türk halkı için bir gurur kaynağı olduğunu hepimiz biliyoruz bir kısım çevrelerin ve bilinçli olarak TSK’yı mundar etme çabalarının çok yakında geri tepeceğinden de eminiz.

“Benim suçum ne? Ben neden hapishanedeyim?” feryatlarına ” Bu askerleri kim neden yasalara da aykırı olarak içeride tutuyor?” feryatları da eklenince ortada gizemli bir durumun olduğu, bir gün bu gizemin mutlaka çözüleceği ve her şeyin ortaya saçılacağı günlerin çok yakın olduğunu düşünüyorum.

BARIŞ DİLİ

Ogün ŞANLI

Son günlerin en moda, en mega ve en etkin sözcüğü ‘barış dili’. Bugünlerde hangi televizyonu, hangi radyo kanalını, hangi gazeteyi, dergiyi açsanız barış dili ve onun faydaları konusundaki masalları dinlemeniz mümkün.
Bir kısım medya ve çevreler barış dilinin her gün üç defa yemekten önce söylenmesini önerirken, bir kısım medya ve çevreler ise yemekten sonra söylenmesi halinde her derde deva olacağını öğütlüyorlar.
Diğer taraftan bazıları da alternatif tıpta bu sözcüğün yerini başka hiçbir sözcüğün tutmadığını iddia ediyor. Bir kısım çevreler de, bu ve benzer sözcüklerin İngilizce olarak hatta özellikle de Amerikan aksanıyla söylenmesinin söyleyenlere çağ atlatabileceğini, ülke ve dünya barışına en üst seviyede katkı sağlanabileceğini öneriyorlar.
Eski milletvekillerinden Prof. Dr. Mithat Melen’le daha vekil olmadan önce, sanıyorum 2001 yılında, Ankara’da bir yemekte karşılaştığımızda televizyonda o günkü IMF Türkiye Şefi İtalyan asıllı Carlo Cottarelli konuşuyordu. Görseniz sanırsınız ki, dünyanın en önemli adamı… Kasım kasım kasılıyor. Tüm basın adamın peşinde, adım adım izliyorlar. O da ister istemez, haklı olarak kendisini bir şey sanıyor. Hoca, ‘şu adama bak ya! Gören de sanacak ki adam kimsenin bilmediği bir şeyleri söylüyor. Ya kardeşim senin o söylediklerini biz yıllardır söylüyoruz kimse bizi anlamıyor. Çünkü biz Türkçe söylüyoruz. Hiçbir Türk bizi anlamıyor. Sen dua et ki, sen İngilizce söylüyorsun. Herkes seni bizden daha iyi anlıyor’ diye kendi kendisine konuşunca biz de gülmek zorunda kalmıştık.
Bu konuşmadan birkaç ay sonra Antalya’da yapılan Turizm Yatırımcıları Derneği’nin bir sempozyumuna katılmıştım. Öğlen yemeğinde bir baktım Cottarelli tam karşımda oturmuyor mu! Bu fırsatı kaçırmam mümkün mü? Hemen sordum: ‘Sayın Cottarelli birkaç ay önce Ankara’da karşılaştığımız bir Türk profesör bana dedi ki, ‘Onun söylediği her şeyi hatta daha fazlasını biz yıllardır hep söylüyoruz. Ancak biz Türkçe söylediğimiz için halk bizi anlamıyor. O İngilizce söylediği için herkes onu daha iyi anlıyor dedi’ dedim. Gülerek bana, ‘Evet sizin profesör doğru söylüyor’ dedi. ‘Ekonominin kuraları evrenseldir. Sorunlar da çözümleri de evrenseldir. Onu kimin hangi dilde söylediği çok da önemli değil’ dedi.
Televizyonlardaki barış dili havarilerini izlerken fark ediyor musunuz bunlardan bazıları kendilerini Türk halkına daha iyi ifade edebilmek için çoğunlukla ‘peaceful language, soft language, soft power vb’ sözcükleri nasıl da Türk işi İngilizceleriyle şiir gibi söylüyorlar. Bazı okuyucular sorabilir ‘ İyi de bu sözcüklerin anlamı ne?’ Cevap veriyorum… Merak ediyorsan yazarsın Google’a o söyler sana onların ne demek olduğunu.
Televizyonlarda, gazetelerde barış dilinin en üst seviyede kullanılarak bir barış dili kültürü oluşturulması için şurasını burasını patlatan bir kısım yazar çizer takımına sesleniyorum: ‘Ya kardeşim siz bu ülkenin, biz mütedeyyin vatandaşlarından ne istiyorsunuz? Bizden illa da bir şey olmamızı, sizin istediğiniz dili kullanmamızı bizden zorla yumuşak bir toplum yaratma hakkını size kim veriyor? Bizim kahraman bir millet olduğumuzu yedi düvel biliyor sen mi bilmiyorsun? Biz hayatınızın hiçbir döneminde sizden bir şey olmanızı istedik mi?’
Barış diline gerekli sadakati göstermediği için İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin gitti, yerine en iyi barış dilini kullanacağından emin olduğumuz Muammer Güler geldi. İlk barış dili mesajında Güney Doğu’nun dağından, taşından, ovasından, deresinden, çayından çok yakında barış fışkıracağını kamu oyuna ilan etti. Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın da barış dili konusunda çok zayıf kaldığı, eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da hangi dili kullanması gerektiği yönünde sürekli tereddütler yaşadığı için kendilerine yol verildiği konuşuluyor.
CHP’de barış dili bir bayan milletvekili tarafından ihlal edildiği için partiden istifalar başladı. Zaten birisi yanlışlıkla hapşırsa grip olma hastalığı kangrenleşen CHP, barış dilinin kullanılması konusunda da çatırdamaya ve her kafadan bir ses çıkmaya başladı.
Barış dilini en iyi kullanan ve bu kültüre katkı sağlayanların bu yıl Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterileceği yönünde şehir efsaneleri anlatılmaya başlandı. Hadi göreyim sizi yiğitlerim…
Her konuda olduğu gibi barış dili konusunda da kimse bizim fikrimizi sormaya bile gerek duymadı ama olsun… Yine de, ben bu konudaki görüşümü kamuoyuna saygıyla sunmaya karar verdim.
‘Bak barış dili havarisi çok bilen twitterci yazar çizer kardeşim! Ben her zaman Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın nevi şahsına münhasır Rizeli dilini senin kullandığın o barış diline bin kez tercih ederim.
Sen ey başbakanımıza oy vermeyeceğini bağırarak büyük bir sinirle söyleyen öğretmen arkadaşım!
Sen o oyunu da al köyüne dön. Sen öğretmen olabilirsin ama barış dili konusunda sende kültür gedikliği olduğu aşikar. Sen ya bu eksikliğini en kısa zamanda gider ya da sonsuza kadar sus.
Şöyle bir ülke hayal edin… Dindar gençlik, dindar ordu, dindar üniversite, dindar bürokrasi, dindar basın üzerine de barış dilini oturttunuz mu kim tutar bizi çağ atlarız çağ. Bilim, teknoloji, uzay bizden sorulur. Nobel üzerine Nobel kazanır hatta gerekirse Osmanlı’nın sınırlarını bile biraz daha öteleyerek yeni bir imparatorluk bile kurarız. Son zamanlarda televizyonlarda sık sık görmeye alıştığımız Adnan Oktar’lardan, Ali Rıza Demircan’lardan ve Sibel Üresin’lerden sağınızda solunuzda yüzlerce olduğunu bir hayal edebiliyor musunuz?

Dindar toplumun bu dindarlarının bulunduğu her ortam buram buram seks kokar. Sizin bildiğiniz böyle bir dünya varsa el ele tutuşup gidip hep beraber orada yaşayabiliriz

SÜREÇ CIRTTT…

Ogün ŞANLI

Yakın tarihimizde yaşanan bazı olayların ya dilimize yeni sözcükleri kattığı veya bazı sözcükleri daha sık kullanmamıza neden olduğu herkesin malumudur.
Bu sözcüklerden Sayın Demirel’in dilimize kazandırdığı ‘dün dündür, bugün bugündür, kimse karnıyla konuşmasın’ ve Sayın Özal tarafından sık sık kullanılan ‘transformasyon, globalleşme, küreselleşme ve mister Bush’ yıllarca herkesin diline pelesenk olan sözcüklerin bazılarıdır.
Irak’ın Kuveyt’i işgal etmeye çalıştığı birinci Körfez krizinde sık sık kullanılan ‘dost kuvvetlerin uçakları bugün Irak hedeflerine toplamda 100 sorti yaptı’ haberlerinde kullanılan ‘sorti’ sözcüğü günlük hayatımızda daha sık kullanılmaya başlanmıştı. Market işleten biraderim akşam bana gülerek ‘abi bugün çekleri ödeyebilmek için bankaya en az 10 sorti yaparak para götürmek zorunda kaldım’ derdi. Yine oturduğumuz apartmanın kapıcısı bana ‘bey herkes ihtiyaçlarını tam ve bir defada bildirmediği için bugün bakkala 20 sorti yaptım dersem yeridir’ diye dert yanardı.
Son İstanbul ve Düzce depreminden sonra her akşam bütün televizyonlarda duymaya başladığımız ‘artçı şok, öncü şok, fay hattı’ terimlerinden artık kına geldiğini hatırlarsınız. Yine her akşam kendi fayını alarak koşar adım kanal kanal dolaşarak kıyametin habercisi numaralarıyla daha sonra bu işten nasıl da köşe oldukları anlaşılan bazı bilim adamlarının bu alışkanlıkları maalesef ki halen devam ediyor.
Bu günlerin vazgeçilmez sözcüğü ‘süreç’ aynen depremleri tartıştığımız günlerde olduğu gibi şimdi de sürecini alan, gazeteci, terör uzmanı, akademisyen, şehirli, kasabalı, köylü, bilen bilmeyen kim varsa herkes bir televizyon veya radyo kanalına koşarak sürece katkıda bulunmaya çalışıyor.
Sürecin sekteye uğramaması lazım, sürece zarar vermemek lazım, süreci çok iyi yönetmek lazım, sürecin uzamaması lazım, sürecin şeffaf yürütülmesi lazım, müzakere süreci, görüşme süreci, Oslo süreci, İmralı süreci, Kandil sürece dahil olmalıdır, savaş süreci, barış süreci, süreci o başlattı, hayır süreci bu başlattı, sürecin frenine basmamak lazım, sürecin pedalına basmak lazım, süreç her ahvali şerde devam edecek vb. Süreç de süreç… Ha babam süreç de babam süreç… Süreç aşağı süreç yukarı…
Tabi bu süreçle yanıp tutuşanların tamamının tuzu kuru olduğu için bunlar bizim gibi şehitlerine sarılarak onları toprağa vermedikleri için ve bunların büyük bir çoğunluğunun temel mesleğinin dün de bugün de hatta yarın da iktidar yalakalığı olduğu için bunların süreciyle bizlerin sürecinin çok farklı olduğunun da bunlar farkında değil. Bunların süreci bekarın eşini boşaması süreci gibi bir şey.
Paris’te 3 PKK’lı terörist kadının suikastı şimdiden süreci provoke etmek için iç ve dış düşmanların faaliyete geçtikleri yönünde yorumlandığı için bu ve benzeri olaylar hazırlıklı olunması gerektiği hatta bundan sonra olabilecek şehitlerin basın ve medyada yer almaması ve bunların büyütülmemesi gerektiği yönünde de telkinde bulunulmaya başlandı. Çünkü her ne kadar PKK yine yol kesip karakol basıp askerlerimizi şehit etse veya köyleri basıp kundaktaki çocukları öldürse bu süreci kesintiye uğratmak için dış güçlerin bir oyunu olarak yorumlanmalı ve üzerine bir bardak su içilmelidir şeklinde fetvalar verilmeye başlandı.
Başlatılan barış sürecinin baltalanmamasına yönelik olarak teröristler için yapılacak cenaze törenlerinde olay çıkmaması için herkes bildiği duaları okudu ve teröristlere yalvararak ‘ne olursunuz ölümüzü öpün. Şayet olay çıkarırsanız vallahi de billahi de size küseriz’ telkininde bulunuldu. ‘Habur sürecinin içine şey yaptınız bari bu süreci temiz bırakın’ diye öğütler de verildi.
Dünyada bir örneği var mı bilmiyorum ama sürece herhangi bir helal gelmemesi için öldürülen teröristlerin cenazeleri milli havayolumuz THY ile taşınarak THY’nin ve onun yöneticilerinin ulusal ve uluslararası başarılarına yeni bir başarı daha eklendi. Hükümetimizin yerel yönetimlere verdiği önem çerçevesinde Diyarbakır Belediyesi’nin tüm imkanları seferber edilerek teröristlerin cenazelerinde hiçbir özveriden kaçınılmadı. Böylece de sürece en üst seviyede katkı sağlanmış olundu.
Birgün ermeni, birgün Kürt, bir başka gün bilmem ne olan bizim bir kısım Türk gazetecileri ve aydınları kendilerini sürece adayarak ve hayatında tek bir şehit cenazesine katılmamışken teröristlerin cenazelerinde en önde saf tutup yürüyerek göz doldurdular.
Tam da bu zındıkların akşam televizyon televizyon dolaşarak kafamızı nasıl ütüleyeceklerini ve sürece nasıl da sıkı sıkıya bağlı olduklarını tüm dünyaya ilan edeceklerini kara kara düşünürken rahmetli Mehmet Ali Brand imdadımıza yetişti. Şu anda bir çok televizyon rahmetli M.A. Brand ile ilgili haberler yaptığı için bizimkilerin kursağında kaldı, biz de bu zulümden kurtulmuş olduk.
İlla da bir muhatap aranıyorsa TBMM’de bu yörenin insanlarından yüzlerce milletvekili ve bu yöredeki yüzlerce sivil toplum örgütü ve binlerce akil adam varken neden başka adresler peşinde koşulur anlamak mümkün değil. Çok yakında sürecimi kimseye kaptırmam savaşlarına şahit olacağımızdan emin olabilirsiniz.
PKK terör sorunuyla Kürt vatandaşlarımızın sorunlarının ayrı ayrı değerlendirilerek çözüm üretilmemesi ve bu sorunun çözümü için şimdi yapıldığı gibi yanlış adresin tercih edilmesi nedeniyledir ki bence daha şimdiden bu süreç cırttt…

Dün Habur’dan giren teröristleri otobüslerin üzerine bindirerek köy köy, kasaba kasaba , şehir şehir dolaştıranlar bu gün de Paris’te öldürülen teröristleri devletin milli bayrak taşıyıcısı THY ye bindirerek şehir şehir daha sonra da ambulanslara bindirerek köy, köy, kasaba kasaba , şehir şehir dolaştırarak onlardan birer kahraman yaratarak süreci bir adım daha ileri taşımışlardır. Bütün bu olup bitenlere süreç uğruna seyirci kalanları tarihe havale ediyorum.