20 Haziran 2013 Perşembe

İSİM DEĞİŞTİRME VE ZULÜM ETME HASTALIĞI

Ogün ŞANLI

Farkında mısınız bilmiyorum? Genetik bilimi bile iki toplumsal hastalığımıza çare bulamadı. Tıp ve tıp teknolojisindeki baş döndürücü gelişmelere ve ARGE’ye yapılan milyarlarca dolarlık yatırımlara rağmen biz Türklerin iki hastalığına çözüm bulunabilmiş değil. Görünen şudur ki, kanserin her türüne çare bulunsa bile bizim bu hastalıklarımıza çare bulunması imkan dahilinde görülmemektedir.
Kangrene dönüşen bu hastalıklarımızdan birisinin isim değiştirme hastalığı olduğunu biliyorsunuz. İttihat ve Terakki’den beri; illerin, ilçelerin, köylerin, mahallelerin, caddelerin, sokakların, okulların, camilerin, dağın, taşın, toprağın velhasılı kelam kafamızı değiştirmek yerine her şeyin ismini değiştiriyoruz.
Benim babam ve annem Kars’ın Zarşat kazasının Kızılçakçak nahiyesinin Uzunkilse köyünde doğmuşlar. Ama ben isim değişikliklerinin mağduru olarak Kars’ın Arpaçay kazasının Akyaka nahiyesinin Esenyayla köyünde dünyaya gelmişim. Mekan aynı mekan ama isimleri değişmiş. Bizim köyün ismiyle birlikte Kızılçakçak’a bağlı 21 köyün ismide bir gecede değiştirilmiş. Benim annemin ve babamın babası da yine Zarşat’ın Sosgirt köyünde doğmuşlar ama onların mezarları şu anda Arpaçay’ın Taşdere köyünde… Yine aynı mekan, farklı isim. Çünkü Sosgirt’in ismi de Taşdere olarak değiştirilmiş. Bu isim değişiklikleri yaklaşık 50 yıl önce yapılmış olmasına rağmen, yarattığı kafa karışıklığı hala devam ediyor. Benim bu isim değişiklikleriyle hep başım belada olmuştur. Çok yakın arkadaşlarımın oturduğu Ankara Bahçelievler’deki 1’inci caddenin ismi Taşkent caddesi, 3’üncü caddenin ismi de Azerbaycan caddesi olarak değiştirildiği için sık sık adres mağduru olmak zorunda bırakıldım.
Bizim yöremizdeki 1’inci ve 2’inci kuşak hala Kars’ın kazaları, nahiyeleri ve köylerini eski isimleriyle bilir ve tüm konuşmalarında da eski isimleri kullanır. 3’üncü ve 4’üncü kuşak ise- ben de dahil- çoğu kimse eski isimleri bilmez , hatırlayamaz ve bu konuda kuşaklar arasında çok büyük kültür çatışması yaşanır. Örneğin yaklaşık 60 yaş civarında bir Karslı ile karşılaştığımda “Sen nerelisin, kimlerdensin?” diye bana sorduğunda ben önce “Akyaka’nın Esenyayla köyündenim” diye cevap veririm. Tabi adam beni tanıyamaz. Ben de adamın anlayabileceği şekilde yeniden kendimi tanıtmak zorunda kalırım. “Ben Kızılçakçak’ın Uzunkilse köyündenim ve Sosgirtlilerdenim ” deyince adam hemen beni tanır ve ailemize mensup onlarca adamdan bahsetmeye başlar.
Bu isimleri kim veya kimler, neden değiştirir? Belki bazı isim değişikliklerinin haklı gerekçeleri de vardır. Hatta bazı değişiklikler belki bu günün yanlışı olmakla beraber o günün doğrularıdır. Ama bence “kafamızı değiştiremediğimiz için” bu işlerle çok uğraşıyoruz.
Son zamanlar da durmadan okulların ve camilerin isimlerini değiştirmeye başladık. Görenler de sanacak ki hala yerleşik bir toplum olamadık, hala göçebe bir toplum olarak yer değiştiriyoruz. Özellikle de yeni bir eser yaratıp arzu ettiğimiz isimi ona vermek yerine mevcut olan eserin ismini değiştirme hastalığımızın tedavisinin mümkün olduğu gün çağ atlayacağımızdan emin olabilirsiniz.
Bir ikinci hastalığımızın da bu toplumun kıt kanat yetiştirdiği yazar, çizer, şair, öğretmen ve diğer aydınlarımıza zulüm etme hastalığımızdır ki bu hastalığımızı tarih bile yaza yaza bitiremedi. Osmanlı döneminde kaç padişahımızın kaç kardeşini, oğlunu, sadrazamını vb öldürttüğü tartışılmaya ve araştırılmaya dursun, Cumhuriyet döneminde de bu hastalığımızın karakter değiştirerek bir başka şekilde devam etmesi gerçekten de araştırılmaya değer bir genetik hastalıktır. Hemen hemen hapishane koridorlarından geçirmediğimiz yazarımız, çizerimiz ve aydınımız yok gibi. Olsa bile onları da bir başka toplumsal baskı, işkence ve zulümden geçirdiğimizden eminim.
Özellikle de siyasi hırs uğruna gözümüzü kırpmadan astığımız Rahmetli Adnan Menderes ve 3 arkadaşı ve yapılan her askeri darbelerden sonra astığımız onlarca genç fidanın ahını almış bir toplum olarak bunların hesabını gelecek kuşaklara kim nasıl verecek ben de merak ediyorum.
Geldiğimiz noktada yeni keşfettiğimiz askerimize zulüm etme hastalığımızın son örneği olan Ergun Saygun Paşamız ve başta eski genelkurmay başkanlarımız ve kuvvet komutanlarımız olmak üzere yaklaşık 400 muvazzaf ve emekli subayımıza gerekçesi her ne olursa bu yaptıklarımızın hesabını bu dünyada veya öbür dünyada kim nasıl verecek gerçekten merak etmemek elde değil.
Askerlerimize yaptığımız bu zulmün bonusu olarak zulüm ettiğimiz başta Prof. Fatih Hilmioğu, Mehmet Haberal ve Prof. Kemal Gürüz gibi hocalarımız olmak üzere diğer tüm hocalarımız ve aydınlarımıza bu yapılanların herhangi bir haklı açıklaması olamaz. İzleyenler de sanacak ki biz her konuda yüzbinlerce bilim adamı veya hoca yetiştirmişiz bu zulüm ettiklerimiz de bunların zekatı. Üniversitelerde ders verecek hoca bulamıyoruz, kendimizce bir gerekçe bularak olan hocalarımızı da kodese tıkmışız. Ben, Allah cümlemize akıl ihsan eylesin demekten başka bir şey bulamıyorum. Bulan varsa buyursun söylesin biz de ikna olalım.

Prof. Fatih Hilmioğlu, Ergun Saygun, İlker Başbuğ ve diğer hocalarımızın ve askerlerimizin bu ülkeden kaçmayacaklarına veya delilleri karartmayacaklarına bu ülkenin vicdan sahibi milyonlarca vatandaşının kefil olacağından herkes emin olabilir. Her konuda boş işler için anket yapan veya yaptıran tüm kurum veya kuruluşlarımızı bu konuda göreve çağırıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder